Block title
Block content

“Manevî ve ehemmiyetli ... Yalnız icmalen kısacık yazılacak.” Manevi ihtar yardımı ile cevapların kalbe gelmesi ne demektir? Zira bu konuya bazı kesimlerce itiraz edilmektedir.

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Manevî ve ehemmiyetli bir canibden şimdiki zelzele münasebetiyle altı-yedi cüz'î suale karşı yine manevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.”

Cenâb-ı Hak, kelam sıfatıyla, bütün peygamberlerine vahyettiği, meleklerine emrettiği gibi, veli kullarıyla da ilham yoluyla konuşur.

İlhama mazhar olmak, hayvanlar için de söz konusudur. Tefsir alimleri, “Rabbin arıya vahy etti.” ayetine “Arıya ilham etti.” şeklinde mana vermişlerdir. İnsanlara şifalı bir gıda yapan bir hayvancığına bu derece önem veren Allah’ın, kullarını doğru yola iletmeye çalışan, onların kalplerinde iman ve muhabbeti yerleştirmek için gayret gösteren sevgili kullarına ilham ile yol göstermesi, niçin akıldan uzak görülüyor? Halbuki, şu ayet-i kerimede bu husus bütün açıklığıyla ortaya konulmuştur:

“Bizim uğurumuzda mücahede edenlere gelince, elbette biz onlara yollarımızı gösteririz ve şüphesiz ki Allah mutlaka muhsinlerle beraberdir.” (Ankebût, 29/69)

Üstadımız gibi, bütün büyük mürşitler de kendilerine ihsan edilen ilim ve feyiz için Allah’a şükretmişler, bütün hayırları hep O’ndan bilmişlerdir. Bu gaflet, dalalet ve enaniyet asrında, insanların bir çoğu kendilerini medih ve sena etmeyi ön planda tuttuğundan, bunu büyük zatlara da teşmil edip, onların sadece tevazu ve mahviyet ifade eden sözlerini gurur ve kibir olarak yorumlamışlardır.

Mesnevî-i Nuriye'de, “kalbin dört hastalığını” konu alan bölümde şu ifadeye yer verilir:

“Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.” (Mesnevi Nuriye, Katre)

Not:

Daha önce aynı manada sorulan bir soruyu ve verdiğimiz cevabı aşağıda aynen naklediyorum:

Soru:

“Leyle-i Kadir'de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz” ifadesinde “kalbe ihtar edilen” tabiri geçmektedir. Üstad’ımız; külliyatın birçok yerinde bu anlamda ifadeler kullanmıştır. Bu konuda birtakım tenkitlere ve itirazlara muhatap oluyoruz. Bu hususta kanaatiniz nedir?

Cevap:

Bu gibi tenkitleri yapanlar, ya keramet ve şefaati inkâr eden bir ekolün propagandalarına kapılmışlar, yahut kendi mizaçlarında bulunan büyüklenme hastalığını, böyle büyük zatlara da teşmil etme hatasına düşmüşlerdir.

Öncelikle şunu ifade etmek isterim: “Rabbin arıya vahyetti.” ayet-i kerimesindeki “vahiy” kelimesini tefsir âlimleri “ilham” olarak açıklamışlardır.

Üstad Hazretleri, hayvanat ilhamlarından avam-ı nas ilhamlarına, avam-ı melaike ihamlarından, evliya ilhamlarına ve büyük meleklerin ihamlarına kadar ilhamın çok çeşitleri olduğunu kaydetmiştir. Bu kadar yaygın bir sahada kendini gösteren İlâhî ilhamdan, ahir zaman fitnesinin manevî hekimliğini yapan bir büyük müceddidin mahrum bırakılmasını hangi mantıkla kabul edebiliriz. Üstat Hazretleri, risalelerin ekserisinin “sünuhat” olduğunu açıkça beyan etmiştir.

Bu ilahi ihsanın ilan edilmesi meselesine gelince, burada bir incelik var. Bize göre, bunların söylenmesi kibir oluyor, evliya ise bunları tahdis-i nimet olarak beyan ediyorlar, aksine hareketi nimetleri gizlemek ve bir nevi nankörlük olarak değerlendiriyorlar.

Meselenin çok daha önemli bir yanı daha var. Fenafillah makamına çıkan evliya, bütün hayırların, bütün güzelliklerin ancak Allah’ın güzel isimlerinin tecellisiyle olduğunu bilmekte, bu manayı kalplerinde bizzat yaşamaktadırlar. Bu zatlar, kendilerindeki güzellikleri de yine bir esma tecellisi olarak görmekte, o tecelliyi methetmenin esma hesabına geçtiğini yakinen bilmektedirler. Onlara göre, “Bir ayna, kendinde parlayan ışığı methederse, gerçekte güneşi methetmiş olur.”

Bu noktaya varmış olan o muhterem ve mübarek zatlar, bir çiçeği, bir denizi, güneşi, semayı metheder gibi, aynı rahatlıkla, kendilerini de methedebilmektedirler. Bütün hayrın Allah’tan olduğunu ruhlarına sindirmiş ve kalplerinin en derinliklerine yerleştirmiş olan bu muhterem zatların nefislerine, bu medihden dolayı hiçbir kibir ve gurur gelmemektedir.

Kendini anlatmaya can atan, övülmekten hoşlanan ve henüz nefs-i emmare noktasında duraklayan nefislerin bunu anlamaları çok zordur.

Konunun bir de manevi sorumluluk boyutu var. Kısaca ona da değinmek isterim:

Hucurât Sûresinde sosyal hayatın vazgeçilmez birçok prensibine yer verilir. Bunlardan birisi de suizandan sakınmaktır.

“Ey iman edenler zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır…” (Hucurât, 49/12)

Bir Müslüman’ın bir hareketini kötüye yorumlamak, kişinin kendi iç âleminde o şahsı çekiştirmesi demektir. Bunu başkasına da söylerse, zaten, gıybet etmiş olur.

Üstat Hazretleri Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde, dört çeşit hastalıkları ve tedavi çarelerini beyan eder. Bu hastalıklardan birisi de “suizan”, yani kötüye yormak, yanlış yorumlamaktır. Orada çok önemli bir ifade geçer:

“Eslâf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Su-i zan ise, maddi ve manevî içtimaiyatı zedeler.” (Mesnevî-i Nuriye, Katre)

Burada bize şöyle bir mesaj verilmektedir:

Suizandan, özellikle de İslam’a hizmet etmiş, müminlerin kalbinde taht kurmuş büyük zatlara suizandan şiddetle sakınınız. Zira, büyüklere suizan etmenin sorumluluğu da büyüktür. Üstad bu risalede isim vermemekle birlikte, kanaatimce, Muhyiddin-i Arabi Hazretlerini ölçüsüzce tenkit edenleri ikaz etmektedir.

Üstadın “kalbe ihtar edilme” ifadesini hazmedemeyenler, bunun çok daha ileri derecesini daha başka büyük mürşitlerin eserlerinde görebilirler.

O büyük zatları ve sözlerini burada nakletmek istemiyorum. Sadece, Hazret-i Mevlâna’nın, ilk bakışta müstehcen gibi görünün bazı hikayelerini, tenkit konusu yapanlara bir cevap olarak, onun bir temsilinden söz etmek isterim. O büyük zatın büyüklüğüne bütün eserleri birer şahit olmakla birlikte, şu temsili okuduğumda, “Hz. Mevlâna sadece bunu yazmış olsaydı yine büyük bir dâhi olduğunu herkes kabul ederdi.” dedim.

Temsil şöyle:

“Adama, ‘Anneni niçin öldürdün?’ dediler.

Onu yabancı birisiyle yakaladım, dedi.

Peki anneni öldüreceğine o adamı öldürseydin ya, dediler.

O zaman, dedi, her gün bir adam öldürmem gerekecekti.”

Hazret-i Mevlana bu temsili,

“Her kötülüğün anası nefistir.” hakikatini açıklamak için veriyordu. Eğer nefsimizi öldürmesek her gün bir kalbi kıracak, her gün birileriyle kavgalı olacağız, demek istiyordu.

İşte bu harika temsili yanlış değerlendirerek Hazret-i Mevlana’nın o yüksek ahlâkına ilişmek ne kadar edep dışı ise, Üstad'ın “kalbe ihtar edilen” tabirinden hareketle onun o engin tevazusuna ilişmek de o kadar yersiz, o kadar anlamsızdır ve büyük bir suizandır.

“Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenab-ı Hakk’a çok şükür beni kendime beğendirmemiş.” (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup)

diyen o büyük Üstada karşı büyük bir haksızlıktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...