Mesailerinde doğrudan iman hizmetinde yoğunlaşan kimseler yanında, maddî imkân ve servet sahibi olmak için yoğunlaşan insanlar da vardır. Bazen bu iki cenah arasında tarafgirlik meydana gelebiliyor. Konuya nasıl yaklaşmamız lazım?

Soru Detayı

On İkinci Asıl’da, ruh alemlerinde iman, ibadet ve fazilet sahalarına ağırlık verenlerle  akıl, delil ve bürhan mevzuunda ileri gidenlerin Allah indinde ve hakikat nokta-i nazarında muvazene ve değerlendirilmesi yapılmaktadır. Bu Asıl’da temel gaye bu olmakla birlikte, konuyu Kur’ana hizmet açısından ele aldığımızda, mesailerinde doğrudan iman hizmetinde yoğunlaşan kimseler yanında, maddi imkân ve servet sahibi olmada yoğunlaşan insanların da bulunduğunu görüyoruz. Bazen bu iki cenah arasında tarafgirlikler oluşabiliyor, uhuvvet ve samimiyeti yıpratacak davranışlara girilebiliyor.

Burada konuya nasıl yaklaşmamız lazım geliyor? Bu iki farklı cenahın hareket tarzının ne olması icap ettiğini, Üçüncü Dal’ın mana ve muhtevası içerisinde izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nur Risalelerinden aldığımız derse göre, kâinat da Kur’ân-ı Kerim de birer ilahî kitaptırlar. Kâinat kitabı irade ve kudret sıfatlarından, Kur’ân ise kelam sıfatından gelmiştir. Her ikisinde de nice kanunlar mevcuttur. Kâinattan ve ondaki kanunlardan istifade edenler, bunun karşılığını dünyada görürler. Hayatlarını Kur’ân'ın düsturlarına göre tanzim edenler ise, bunun mükâfatını ekseriyetle cennette alırlar. Her iki kitaptan birlikte istifade etmek mümkündür ve makbuldür. Bu konuda bir nizaa gerek yoktur.

Felsefe; Nur Küliyatı'nda çoğu zaman "aklî ilimler" mânâsında kullanılır. Kâinatı aklî ilimlerle değerlendiren kişiler, bu muhteşem kitabı yazan ilahî kudret ve iradeyi ve kitabın her harfinde yerleştirilen akıl almaz harika ilim ve hikmet cilvelerini, Allah’ı hiç düşünmeden inceledikleri takdirde, bu ilimleri çok aşağı seviyede kalacağı gibi, o ilimden istifadeleri de sadece bu kısacık dünya hayatına inhisar eder. Aslında o ilim hakikî mânada bir ilim değil, cehalettir. Bu mâna On İkinci Söz’deki Kur’ân misaliyle çok harika bir şekilde işlenmiştir. Geniş izahları o Söz’e havale ediyoruz.

Bir Müslüman, hem kâinat kitabından hem de Kur’ân-ı Kerim'den istifade etmek durumundadır. Şu var ki, bazı Müslümanlar kâinat üzerinde, bazıları da Kur’ân üzerinde daha fazla yoğunlaşmış olabilirler. Bunu kaderin bir mesai tanzimi olarak görmek, her iki çalışmayı da takdir etmek, her ikisinin meyvelerinden de istifade etmeye çalışmak aklın gereğidir.

Nitekim Nur hizmetine gönül vermiş kişilerin de bir kısmı doğrudan iman hakikatlerinin neşir ve ilanı için çalışırlarken, diğer kısmı da dünyevî bir işle meşgul olmakta, maddî imkânlarını artırmakta ve bu imkânlarıyla elden geldiği kadar iman hizmetine yardımcı olmaktadırlar. Bu iki grup arasında bir ayrılık kesinlikle söz konusu değildir. Zira dünyevî imkânlarını artırmaya ağırlık veren Nur Talebeleri de yine mümkün olduğu kadar Nur Derslerine iştirak etmekte, şahsî okumalarıyla da bu dairede teşekkül eden şahs-ı manevîye katılmaktadırlar.

Bu hizmetlerden "hangisinin daha ehemmiyetli olduğu" gibi bir değerlendirmeye girmek yersizdir. Zira her iki hizmete de ihtiyaç vardır. İhlasın İkinci Düsturunda beyan edildiği gibi, Nur talebeleri aynı vücudun farklı hizmetler yapan âzâları gibidirler. Her iki tarz hizmete çalışanlar da bu hizmetlerinin mükâfatını “ihlâs ve sadakatleri nisbetinde” alacaklardır.

Dünyevî işlerde ileri gidenlerin, doğrudan iman hizmeti yapanlara karşı bir üstünlük havasına girmemeleri için Üstad Hazretlerinin “iman, hayat, siyaset-i islâmiye” tasnifindeki son iki hizmetin imâna nisbeten onuncu derecede kaldığını nefislerine sıkça hatırlatmalı ve dünya ağırlıklı çalışmaları yanında, bu birinci hizmetten de daha fazla hissedar olma yollarını aramalıdırlar.

İman hizmetine daha fazla mesai veren insanlar ise bu hizmetin lâzımı olan “tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet”i elden bırakmamalı, Üstad Hazretlerinin; “Bu zamanda i’lâ-yı kelimetullah maddeten terakkiye mütevakkıftır.”(1) sözünü hatırdan çıkarmayarak, iman hizmetine maddeten yardım edenlere minnettar olmalı ve onlara can u gönülden dua etmelidirler.

(1) bk. İlk Dönem Eserleri, Hutbe-i Şamiye.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

oğuzhangözüpek

Teori Mükemmel.Diyecek ne bir söz ne de bir yorum var.Yorum olursa pratiğe yönelik olacaktır.Uygulama da Rehber/Emsal niteliği taşıyan model ve modeller kim olacaktır? İşte konunun püf noktası burası.Rehber olarak Asrı Saadet ve Hulafa-i Raşidin mi yoksa sonra ki zamanda Siyasi İktidara sahip olan Sözde Halifeler/Sultanlar/Melikler/Padişahlar mı , misal alınacaktır.Elbette Resulullah'ı asm Model alarak alıp yaşamaya çalışanları tenzih ediyoruz. Dünya malının cazibesi,Ehli İ'yal,Çevremiz deki İnsanlar aynı zamanda bizim için tehlikeli bir Fitne kaynağı iken. Selebe nin düştüğü durum hatırdan çıkarılmamalıdır. Sasani Kisrasının Sarayındaki sütunları karargahına taşıyan Hz.Saad a ,Hz.Ömerin ikazını yapacak Ahlak ta İDARECİLER'e, ALİMLER'e şiddetle ihtiyaç vardır.
Ne zamanki Alim cübbesi giymişler Sultanların,Şahların kapısını aşındırmaya başlamış, Yaptıklarına Fetva verir hale gelmiştir ,işte o zaman Kainat ve Kur'an Kitabı maalesef ya eksik okunmuş ya da eksik yorumlanmıştır.Denge ancak böyle sağlanabilir.Zira, Dünya malının aşırı çekiciliği Bu mala ve zenginliğine sahip olanları, şeytanların da yardımıyla kefenin bir tarafına ağır bastıracaktır.Diğer tarafta illaki Hakkın hatırını her şeyin üstünde tutacak,gerekirse İmamı Azam,Üstad gibi, işkencelere,zindanlara göğüs gerecek İlim ve İrfan sahipleri bulunmak zorundadır. Siyasileri her fırsatta tebrik yağmuruna tutan,alkışlayan gayrı meşru icraatlarına ses çıkarmayan,ikaz görevini yapmayan İnsanlar; Zalimin zulmünü artırmaktan başka işe yaramaz.
Bazı Havas İnsanların ''Aman Hizmetimize zarar gelmesin'' ,bizim işimiz siyasete müdahale değildir gibi düşüncelerle açıklamaya çalıştığımız vazifelerden imtina etmesi ne derece sağlıklı düşünce olabilir.Bir nevi Helal kazanç elde edeyim diye haram kazanca ses çıkarmamak anlamı taşımaz mı? ''Emir'in varlığı diğer Müslümanlar ve hayırlı hizmetler için bir garantidir,o halde zulmüne katlanalım ondan çıkan şer , varlığından çıkan hayırların gerisinde kalır'' şeklinde hülasa edebileceğimiz bu görüş Yüzyıllardır İslam Dünyasına hakim olan felsefik görüşün ta kendisidir ki ;Adeta içinde şirk gizlidir.''Her halimizle Hakkı savunmak ve yaşamak, İlahi Neticeye karışmamak gerekirken sonuç hakkında varsayımda bulunmayı başka nasıl izah edebiliriz.
Alime düşen karşısında RUS GENARALİ de olsa İSLAMIN VAKARINI KORUMAK,Sonuca karışmamaktır.Hakkın Müdafaasının yapılması, Şahısların Gayrı meşru hukuklarının korunmasından önce gelmedikçe içinde bulunduğumuz KISIR DÖNGÜ (fasit daire) den kurtulmak mümkün olmaz ve olamayacaktır. Selam ve Dua ile.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...