Mİ’RAC

Nur Külliyatı’ndan Mi’rac Risalesi’nde, “Hakikat-ı Mi’rac nedir?” sorusuna, “Zât-ı Ahmediyenin (A.S.M.) meratib-i kemâlâtta seyr-ü sülûkünden ibarettir,” şeklinde veciz bir cevap verilmiş ve daha sonra bu cevabın geniş bir açıklaması yapılmıştır.

Bu hikmet saçan cümlede çoklarının sorduğu bir sorunun da cevabını bulmuş oluyoruz:

“Cenâb-ı Hak mekândan münezzeh olduğuna göre, O’nunla görüşmek için böyle uzun bir yolculuğun gereği var mı?”

Demek ki, mi’racda esas olan, Hz. Peygamber’in (asm.) manevî terakkisidir. Bununla ilgili olarak bir misâl vermek isterim:

Işığın, güneşle dünya arasındaki yüz elli milyon kilometrelik mesafeyi sekiz dakikada aldığını ve henüz ışığı dünyamıza ulaşmamış yıldızlar bulunduğunu biliyoruz. Allah Resulü (asm.) mi’racdan önce de Allah’ı “semavat ve arzın Rabbi” olarak tanıyordu. Ama, bu muhteşem âlemi bütün tabakalarıyla geçtikten sonra O’nun (asm.) bu konudaki marifetinde akıl almaz derecede bir inkişaf olduğu da muhakkaktır.

Demek oluyor ki, Cenâb-ı Hakk, o en sevgili kulunu rüyetine mazhar kılmakla şereflendirmek dilediğinde, O’nu böyle bir terakki ve tekâmül yolculuğuna çıkardı. Burada Cenâb-ı Hakk’ı bir makamda görmek değil, bütün mekânları ve makamları geride bırakan ulvî bir mertebede O’nunla görüşmek söz konusu.

Dört büyük kitaptan birisinin kendisine indirildiği Hz. Musa (as.) gibi büyük bir peygamber, Allah’ı görmek dilediğinde kendisine şu vahiy gelmişti: “Sen beni göremezsin.”

Âyette “Ben görülmem.” denmeyip de “Sen beni göremezsin.” buyrulmasında, “bu rüyete mazhar olacak bir başka peygamberin geleceği” müjdesi gizlidir.

Bu konuda Nur Külliyatı’nda çok önemli bir hakikate dikkat çekilir: Peygamber Efendimiz (asm.) Cenab-ı Hakk’ı, “beka âlemi”nde gördü. Hz. Musa aleyhisselam ise rüyete bu dünyada mazhar olmak istemiştir.

Beka aleminde bu en üstün şerefe, derecelerine göre, bütün müminler de mazhar olacaklardır.
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...