Muhyiddin Arabi ne için, “la mevcuda illahu” demiştir; nasıl anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tecelli, kelime olarak, görünmek, bilinmek ve meydana çıkmak anlamlarına geliyor. Mesela Allah’ın kudret sıfatı bilinmezken, görünmezken, tecelli ile bilinip görünüyor. Burada Allah’ın kudret sıfatı malum olduğu üzere, mahluk değil, ezeli ve ebedidir. Tecelli ise mevcudat ile hasıl olan, arızi ve sonradan ortaya çıkan bir hal olmasından dolayı, mevcudat gibi mahluktur.

Burada temel ve değişmez bir ölçümüz vardır: Allah ve sıfatları ezeli ve ebedi olmasından dolayı, asla ve kata mahluk değildirler. Bunun dışında aklımıza gelen veya gelmeyen her şey mahluk ve hadistir, yani sonradan yaratılmışlardır.

Varlık; vacip ve mümkün olmak üzere iki çeşittir. Vacip olan varlık, Allah’ın varlığıdır ki, varlıklar içinde en sağlam ve kusurdan münezzeh olan varlıktır. Mümkün olan varlık ise, sonradan Allah tarafından varlık sahasına çıkarılmış, kusur ve fenadan masum olmayan, varlıklardır.

Mümkün varlık ile vacip varlık mukayese edildiği zaman, mümkün varlık, vacip varlığın yanında çok basit ve zayıf kalır. Hatta yok denecek kadar anlıktır. Tıpkı zayıf bir fener lambasının ışığının şiddetli güneş ışığı yanında sönük ve basit kalması gibi.

Aynı şekilde, İbn-i Arabi gibi Allah dostları da bütün dikkat ve nazarlarını vacip olan Allah’ın varlığına hapsettikleri için, fener ışığı mesabesinde olan mümkün vücutların varlığını fark edemeyerek, Allah’tan başka varlık yok, demişler. “La mevcude illa hu” hakikatinin önemli bir boyutu budur.

İbn-i Arabi Hazretleri kainat aynasında tecelli eden isim ve sıfatların nakışları olan mevcudata varlık vermiyor. Bu varlıkları, yani fotoğrafa yansımış olan şeyleri yok sayıyor, aynadaki misali olan tecellileri de Allah’ın isim ve sıfatları ile aynı görüyor. Yani üç boyut ve üç varlık var; birisi Allah’ın isim ve sıfatları ki, bunlar ezeli ve ebedidir; diğeri bu sıfatların eşya üstünde misali tecellileridir ki, sıfatlar burada çok parlak tecelli ettiği için, sıfatların aynı zannedilmiştir. Diğeri ise Üstad'ın, fotoğrafa geçmiş dediği varlığın en somut ve maddi olan boyutudur ki İbn-i Arabi bu boyutu inkar ediyor. Ruhu ise irade sıfatının direk bir tecelli mahalli gördüğü için, yani fotoğraf gibi maddi ve eşya sınıfından görmediği için, ruha mahluk değildir, diyerek ayet ve Ehlii sünnet ile çelişiyor. Halbuki bu üç boyutta olan her bir şeyin ayrı ayrı vücutları vardır. Nasıl ki, Allah’ın sıfatları hakikat ise, bu sıfatların aynası olan kainat ve mevcudat da hakikattir. Aynı şekilde, bu aynada görünen maddi ve kevni nakışlar da aynı hakikattir.

Özet olarak; İbn-i Arabi aynayı sıfatlarla aynı görüyor, ayna üstünde tecelli suretinde görünen maddi nakışları da inkar ediyor.

Elma var, elmanın aynada görüntüsü var, bir de aynadaki elma görüntüsünün kağıda basılmış, yani somutlaşmış fotoğraf şekli var. Elma asıldır, aynadaki elmanın yansıması ise elmanın aynısı olmasa da onun bir çok vasfına kuvvetli işaret etmesinden dolayı İbn-i Arabi bu yansımayı elma ile aynı zannetmiş. Aynadaki misali olan bu elmanın kağıda fotoğraf şeklinde basılmış şeklini ise, İbn-i Arabi inkar etmiş. Halbuki hem elmanın, hem elmanın aynadaki bu misali görüntüsünün hem de bu görüntünün fotoğrafa basılmış halinin varlıkları ve vücutları vardır. Yalnız bu varlıkların kuvvet ve sağlamlık dereceleri farklıdır. En sağlam ve kuvvetli olanı elmadır. İkinci derecede sağlam ve kuvvetli olan elmanın aynadaki yansımasıdır. Üçüncü derecede olanı ise, bu aynadaki yansımanın kağıda fotoğraf şeklinde basılmış şeklidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...