Block title
Block content

MUSTAFA ACET

 

Mustafa Acet, uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığında hattat olarak vazife yapmıştır. 1924 yılında Emirdağ'da doğan Acet, 1948 ve 1961'de Risale-i Nurları okuduğu için mahkemelere verilmiş ve mevkuf kalmıştır. 1990 başında Medine-i Münevverede rahmet-i Rahman'a kavuştu.

Bir Emirdağ çiçeği

İrfan dünyamızın Emirdağ sayfası parlak ve berrak haliyle, gözümüzü ve gönlümüzü aydınlatmaktadır. Bu ışıklı sayfanın, nurlu kelimeleri pek çoktur. Bunlardan birisi de Nur-İslâm yolunun 'Hakikat Kahramanları'ndan mümtaz bir şahsiyet olan Mustafa Acet'ti. Hayatının baharında, henüz yirmi üç yaşında Emirdağlı bir Türkmen delikanlısı olarak Nur Üstad Bediüzzaman'ın sesine, dersine ve nurlarına "Lebbeyk!" diyerek koşmuştu. Bu samimi koşmasının neticesinde, Üstadıyla birlikte Afyon zindanlarını boylamıştı.

Askerlik vazifesinden vatanına dönen Mustafa Acet'i Emirdağ bozkırlarının "Ceylan"ı alıp götürmüştü, Nur Üstad'ın aydınlık iklimine. Mustafa Acet bu huzurda ilim öğrenmişti, imân öğrenmişti, meslek öğrenmişti, hocalık ve hattatlık öğrenmişti.

Mübarek ve müstesna şahsiyetlerinin bu fani dünyadan ebediyete kanat açmaları da kendileri gibi müstesna olmaktadır. İşte bunlardan birisi de Mustafa Acet'tir.

Merhum Mustafa Acet, İman-Kur'an yoluna gönül veren fedakârlardan birisiydi. Şeflik devrinin hükümferma olduğu tarihlerde iki defa hapishanede yatmıştı. Birinci yatışı 1948'in karanlık günlerindeydi. İkinci yatışı ise 27 Mayıs İhtilalinden sonraki günlerdeydi. Suçu Kur'an hakikatları olan Nur Risalelerini yazmak ve okumaktı.

Müslüman Türkiye'mizde cereyan eden bin beş yüz tane Nurculuk mahkemelerinden ikisine şeref vermişti. İkisinin de sonunda diğer dâvâlarda olduğu gibi tahliye olup, beraat etmişti. Bu yüz akı onun ebediyet albümüne pırıltılı bir sayfa halinde intikal etmişti. Mustafa Acet altmış altı yaşında çıktı ebediyet yolculuğuna. Mesut ve mutlu ömrünün kırk yılını Kur'ân yolculuğunda geçirdi.

Ankara'daki mütevazi hanesinde, namaz vakti girince, Nur Üstad'ın Afyon ceberrutlarına söylediği ateşîn sözlerini nasıl da heyecanla anlatmıştı. Haliyle, tavrıyla ve bütün varlığıyla sanki o günleri yeniden yaşıyordu. Uzun süren mahkemenin bir celsesinde namaz vakti gelmiş geçiyordu. Üstad Bediüzzaman namaz için izin ve müsaade istediği hâlde, adamlar razı olmuyorlardı. Bir an celâllenen Nur Üstad'ın şehlâ gözleri şimşekler gibi parlamış, o pâk alnındaki damarları parmak gibi kabararak âdeta dışa fırlamıştı. Savcıya asrımızın sultanı Ulu Üstad şöyle gürlemişti:

"Biz namazın hukukunu müdafaa için burada bulunuyoruz. Bizim bundan başka bir suçumuz yoktur."

Üstad'la ilgili diğer hatıralarını şöyle anlatmıştı:

"Afyon Hapishanesine nasıl girdim?"

"Anlatacağım hatıraların üzerinden yıllar geçti. Bu sebepten parça parça, kesik kesik olacak.

"Afyon hapsine Üstad'la birlikte girdiğimiz zaman, yirmi üç yaşındaydım. 1947'de askerden yeni gelmiştim. Ceylan Çalışkan benim akrabamdı. İlk defa Üstad Bediüzzaman'a beni o götürdü. Heyecanla, bu görüşme gününü beklemiştim. Daha önce kıymetli eserlerini okumaya başlamıştım.

"Afyon hapsine benim girişim, bir isim benzerliğinin neticesidir. Terzi Mustafa girecekti, benim de adım Mustafa olduğu için bu piyango bize isabet etti. Kader-i İlâhinin bir rahmeti oldu. Hapishanede Kur'ân harflerini öğrendim, yazı yazmaya başladım. Kur'ân okumayı ilerlettim.

"Afyon hapsi gerçekten benim için bir 'Yusufiye Medresesi' oldu. Orada tecvidi öğrendim. Hapishaneden çıktıktan sonra, on yıl Emirdağ'da imamlık yaptım. On dört yıldır da Diyanet İşlerinde hattat olarak görev yapıyorum. İşte bunlar Üstad'la olmanın, ona gönül vermenin, sadece dünyada görülen küçük bir meyvesidir.

"Hapishaneden çıktıktan sonra, 1951'de imam oldum, 1960'a kadar hizmetimiz oldu. Hapis hayatımız on bir ay sürdü.

* * *

"Üstad, gazetelerde bilhassa İslâm dünyası ile ilgili haberleri takip ederdi. Büyük Cihad, Hür Adam, Ehl-i Sünnet ve Büyük Doğu mecmualarını takip ederdi, okutturudu. Ben de bazen kendilerine okurdum.

"Bu vatanın saadeti için çalışıyorum"

"1948 senesinin arifesinde Üstad'ın evine bir komiser, iki polis memuru gelmişti. Onlara aynen şunları söyledi:

"Siz beni gözetlemeye geldiniz. Benim hatt-ı hareketim meydandadır. İslâmiyet ve bu vatanın saadeti için çalışıyorum.'

"Hapisten çıktıktan sonra Cevşen'i yazmıştım. Bunu Ceylan Çalışkan kendilerine götürüp göstermişti. Ben de yanında bulunuyordum. 'Bu yazıyı benim çok mahir bir talebem yazmıştır' dedi. Ceylan da beni işaret ederek, 'Bu kardeşimiz yazdı' deyince, Üstad, 'Keçeli' diye iltifat etip, hafifçe yüzüme vurdu.

"Verdiği haberler bir bir çıktı"

"Onun herhangi bir hareketini bile unutmak benim için imkânsızdır. En çok esef ettiğim şey kıymetini bilip de, tam hizmetine koşamamamdır. Onu anlayamadım, idrak edemedim. Zamanı gelip de önceden haber verdiği hâdiseler bir bir çıkmaya başlayınca, onun büyüklüğünü daha çok anlamaya başladım.

"Güneş her gün çıktığı için kıymetini tam bilemiyoruz. Ancak nimet elden çıkınca, kıymetini takdir ediyoruz. Kendisi daima şahsını gizliyor ve perdeliyordu. Dikkatleri Nur Risalelerine çekiyordu."

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

Paylaş
Yükleniyor...