Block title
Block content

MUSTAFA ÖZSOY

 

 1933 yılında Ermenek'te dünyaya geldi. Öğretmen olarak başladığı memuriyete, yine eğitim sahasında çeşitli sahalarda devam etmektedir.

Hatıralarını şöyle anlatıyor:

"Bir köy çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Ailem bana dinî bir eğitim verememişti. O zamanki şartlarda bu büyük ölçüde zordu. Mevcut dinî kültürümü nineme borçlu idim. O bana âhir zamandan, kıyametin geleceğinden bahsederdi. Kıyamet, haşir, Cennet, Cehennem gibi mefhumları ismen de olsa ondan duymuştum.

"İlkokulu bitirdikten sonra köy enstitüsü imtihanlarını kazandım. Demokrat Parti iktidarından sonra , okullarımızın adı 'Öğretmen Okulu' olarak değiştirildi ve süresi altı yıla çıkarıldı. Okullara din dersi de konuldu, ama bu pek kifayetli değildi.

"1955'te mezun olduktan sonra Diyarbakır'ın Dicle kazâsına tayin oldum. Tayin olduğum Birsin köyünde okul kapalı idi. Ben gidince açılmış oldu. Köyde ancak askerlik yapanlar Türkçe bilirdi. Yeştmiş-seksen hanelik köyde, gündüzleri okulda, geceleri ise evlerde, köylülerle sohbet yaparak vakit geçirirdik. Cuma namazlarını kılar, at yarışlarını kaçırmaz ve her katıldığım yarışta da birinci olurdum.

"Rüyamda kıyamet kopuyordu"

"Öğretmenliğimin ikinci senesiydi. Bir gün gece yatmak üzereyken, kalbime bir sıkışma geldi. Bir baygınlık geçirdikten sonra gözlerimi açtığımda, aileme,

'Biz namaz kılmıyoruz. Ya ölüm gelir de bizi böyle yakalarsa halimiz ne olur?'

dediğimi hatırlıyorum. Hanımla birlikte konuşarak, artık namaz kılmaya karar vermiştik.

"Yatağa girdim. Rüyamda, 'Kıyamet kopacak' dediler. Bir uçurumun kenarında birisi duruyordu. Onun İsrafil olduğunu söylediler. Elinde de borazanı vardı. 'Birinci üflediğinde, bütün mahlûkatlar ölecek. İkinci üflediğinde ise yer gök birbirine karışacak, kıyamet kopacak' dediler.

"İsrafil'in (a.s.) yanında berrak bir ırmak vardı. 'Yâ Rabbî! Kıyamet kopmadan bizi o ırmağa ulaştır. Ondan sonra ölelim' diye dua ediyordum. Derken Sûr üflendi. Biz öldüğümüzü hissettik. Beş yüz sene kadar yattığımızı sonradan söylediler. İkinci borazan sesiyle uyandık, kabirden kalktık. İki genç geldi, 'Irmağı geçeceğiz' dediler. Irmağın ortasına geldiğimizde gençler, 'Bu su ile gargara yap' dediler. Gargaradan sonra, ağzımdan ceviz büyüklüğünde şeyler döküldü. Büyük ferahlık hissettim. 'O sudan iç' dediler. İçtim. İsrâfil (a.s.) hâlâ orada duruyordu. Yanına vardığımda ise ortadan kayboluverdi. Bir uçurumun kenarında mağara vardı. Mağarada matematik öğretmenim Cemal Beyi gördüm -Kendisi bir trafik kazasında vefat etmişti- 'Sen burada ne yapıyorsun?' dedim. 'Ben dünyada iken amel etmiyordum. Beni buraya hapsettiler' cevabını verdi. İki genç beni gezdiriyordu. Öyle güzel yerler gezdik ki, tarifi mümkün değil.

"Sonra uyandım. Rüya mı, gerçek mi olduğunu bir türlü kestiremiyordum. Sabaha kadar uyuyamadım. Sabah namazını büyük bir huzur içerisinde kıldım. Cumartesi günü idi. O gün talebelerin derslerini verdikten sonra, okulu tatil ettim. 'Hemen Diyarbakır'a gidip orada bir şeyh bulacağım ve ona intisab edeceğim. Artık imanımızı kurtarmamız lâzım.' diye karar verdim.

"Mehmed Kayalar ile tanışmam"

"Diyarbakır'da Zülfi isminde bir arkadaşıma uğradım. O, 'Seni bu akşam Bediüzzaman'ın halifesine*(Bu ifade yanlış bir halk tabiridir. Bediüzzaman'ın halifesi yoktur; talebeleri, yani Nur talebeleri vardır.) götüreceğim' dedi. Ben Bediüzzaman kim, halifesi kim? Hiçbir şey bilmiyorum.

"Gittiğimiz evde, iftardan sonra teravih namazını kıldık. Etrafa baktığımda ne göreyim, her taraf gençlerle dolu idi. O durum bana çok tesir etmişti.

"Namazdan sonra bir zat eline bir kitap almış ve okumaya başlamıştı. Okuduğu kısım hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle idi:

'Kâinat birbirine sarılmış, kat kat tabakalardan meydana getirmiş, hiçbir tabakası boş olmayan bir gül goncası gibi sarılı bir şekildedir.'

O zat okuyup izah ediyordu. Sonra başka bir kitaptan okudu. Sonradan o kitabın İhlâs Risalesi olduğunu öğrendim. Okunan dersten çok istifade ediyordum.

"Ders bittikten sonra o zat, 'Soru soracak var mı?' dedi. 'Ben varım' dedim. Yanına doğru yaklaştım. 'Nerelisin?' dedi. 'Konyalıyım' dedim. Mesleğimi sordu. Bir-iki sualim vardı. Soruların cevabını aldıktan sonra, artık başka bir âleme girdiğimi hissetmiştim. Kendisine, 'Ağabey, ben bu yolun yolcusu olmak istiyorum' dedim. 'Peki, kardeşim, zaten seni bekliyordum' dedi. Halife dedikleri de meğer Mehmed Kayalar adında bir zatmış. Aslında halifelik filân yok. Bunun Üstad'ın mesleğini tam bilmeyenler söylüyordu.

"Bana Yirmi Üçüncü Söz, Gençlik Rehberi ve Hanımları Rehberi olmak üzere üç tane kitap verdi. Kitapları daktilo edilmişti. Kitapları aldıktan sonra doğru Zülfi'nin evine gittim. Öyle bir hâl hissediyordum ki, Diyarbakır sokaklarına sığamaz olmuştum. Zülfi'nin evine bir nefeste Yirmi Üçüncü Söz'ü bitirmiştim.

"Köylülere Yirmi Üçüncü Söz'ü okuyorum"

"Eve döner dönmez, seslendim: 'Müjde! Buldum.' Hanım, 'Ne buldun?' diye sordu. Cevaben sesli olarak Yirmi Üçüncü Söz'ü okumaya başladım. 'Bak, böyle yüksek bir hakikat varmış. Biz bundan habersiz bir vaziyette yaşıyormuşuz' dedim.

"Epey zamandır, bir meseleden dolayı, köylülere küskün olduğum için camiye bile gitmiyordum. O akşam, Yirmi Üçüncü Söz'ü elime aldım ve doğruca camiye gittim. Şark köylerinde camilerde sigara içerlerdi. Her zamanki gibi o akşam da sigaraların dumanı camiyi kaplamıştı. Ben içeri girince hemen ayağa kalkarak, 'Buyur, hocam, buyur' diye bana yer açtılar. Ben, 'Önce şu sigaraları söndürün. Ondan sonra buyurayım' dedim.

"Ezan okundu, teravih namazını kıldık. Namazdan sonra caminin taştan yapılmış iptidâî minberine çıktım ve köylülere, 'Durun bakalım. Size bazı şeyler söyleyeceğim' dedim. Hiçbirisi dağılmadan oturdu. Ben hemen Yirmi Üçüncü Söz'ü okumaya başladım. Türkçe bilmedikleri için anlamıyorlardı. Ben anladığım kadarıyla izah ediyordum. Çok istifade ettiklerini görüyordum. Sabahleyin okula gelen köylüler, 'Bugüne kadar böyle şeyler duymadık. Çok istifade ettik. Akşam yine devam edelim' dediler.

"Sohbetler devam ediyor"

"Köylülerle ve talebelerle sohbetlerimiz bütün samimiyetiyle devam ediyordu. Köy odalarına gidiyor, onları Türkçe öğrenmeye teşvik ediyordum. Talebelerle birlikte, köylülerden de bir hayli kimse Türkçe öğrendi. Benim için mesai mefhumu yoktu. Vazifem gün doğar doğmaz başlıyor, gece yarılarına kadar derslere, sohbetlere devam ediyordum. Bu arada okuldaki talebeler de her bakımdan çok güzel yetişiyorlardı.

"Dördüncü ve beşinci sınıf talebelerini daha başka türlü yetiştiriyordum. Kendim de sporcu olduğum için, onları âdeta askerî bir disiplinle yetiştiriyordum. Zaten ahlâkî ve manevî eğitime de ağırlık verdiğim için, talebelerim çok kaliteli bir eğitim almış oluyorlardı.

"Risale-i Nurları tanıdıktan sonra benden meydana gelen bir diğer değişiklik de ilkokullarda, bilhassa köylerde ciddî bir eğitim yapılabilmesi için köylülerle çok sıkı bir münasebet içerisine girmenin zaruretine inanmam oldu. Bunu, vazife yaptığımı köyde bizzat tatbik ettim ve çok güzel neticelerini gördüm. Kanaatimce, milletimizin maddî-manevî kalkınmasında bu hususun çok büyük ehemmiyeti vardır. 

"Köylülerle kaynaşmanın öyle neticeleri oldu ki, bir müddet sonra, civar köyler de faaliyet sahamız içerisine girdi. Biz onlara giderdik, onlar da bize gelirdi. Çok güzel bir kardeşlik ve dostluk havası meydana gelmişti.

"Konya'ya tayinim çıkıyor"

"Dicle'nin köylerinde tatlı hatıralarımız fazla devam etmedi. Bir müddet sonra Konya'ya tayinim çıktı. Konya'ya geldikten sonra, benim okuduğum eserleri okuyan birisi olup olmadığını epey araştırdım. Bir zaman sonra Yorgancı Mehmet Amca ile tanıştık. Onun dükkânında derslerimizi, sohbetlerimizi devam ettiriyorduk. Öylesine bağlarımız kuvvetlenmişti ki, onun dükkânını âdeta evimiz gibi hissediyordum. Konya'da Bediüzzaman ve eserleri ile alâkadar bütün zatlar da oraya gelir, bir arada toplanırlardı. Birçok ağabeyi ve kardeşi de böylece Mehmet Amca vasıtasıyla tanımış oldum.

"Üstad Hazretlerini ziyaretim"

"1957 yılında idi. Bir gün Konya'da bulunan ağabeylere Üstadı ziyaret edeceğimi söyledim. 'Üstad hem hasta, hem yorgun. Kimseyi kabul etmiyor' dediler. Ancak ziyaret etmek hususundaki ısrarlarım üzerine, 'Peki, git bakalım. Belki seni kabul eder' dediler.

"Trene binip Isparta'ya gittim. Üstad'ın evini araştırmaya başladım. Ancak sorduklarımdan hiçbirisi cesaret edip de Üstad'ın evini bana tarif edemiyordu. Nihayet cesur birisi çıkıp tarif etti: 'İlerden sağa dön. Polis noktasının bulunduğu yerde...'

"Tarif edilen yere vardım. Kapıyı çaldım, kimse açmadı. Sokakta bulunan birisi Üstad'ın Emirdağ'a gittiğini söyledi. O sıralar Üstad Emirdağ ile Isparta arasında sık sık gider gelirmiş.

"Derken, ben Emirdağ'ın yolunu tuttum. Üstad'ın evini sorduğum birisi kendisini takip etmemi söyledi. Takibi de biraz uzaktan yapmamı ve kendisinin önünde bir miktar eğleşip gideceği evin, Üstad'ın evi olduğunu söyledi. Dediği gibi yaptık.

"Allah'a şükür, Üstad'ın evini bulmuştum. Kapıyı çaldım. 35 yaşlarında bir zat kapıyı açtı ve 'Buyur, kardeşim' dedi. Ben 'Ağabey, Üstadı ziyarete geldim' dedim. 'Kardeşim, Üstad hasta, kimseyle görüşmüyor. Üstelik sesi de çıkmıyor. Biraz önce de uzak vilâyetlerden gelenler oldu. Onları da kabûl etmedi' dedi. Ben 'Ağabey, ne olur, sen Üstada bir söyle. Ben Konya'dan geldim. Öğretmenim. Üstadı mutlaka ziyaret etmek istiyorum' dedim. 'Peki, bir dakika bekle' dedi. Biraz sonra kapıyı açtı ve hemen beni içeriye aldı.

"Yukarıya çıktık. Üstad bir somya üzerinde uzanmıştı. Yerde eski bir halı seccadeden başka bir şey görünmüyordu. Zemin çıplaktı. 'Esselâmü aleyküm' dedim. Sesi çıkmıyordu. Gayet kısık bir sesle, 'Aleyküm selâm' dedi. 

"Üstad öğretmen ve subaylara önem veriyordu"

"Beni yukarıya çıkaran ve Üstad'ın hizmetinde olan zatın Zübeyir Ağabey olduğunu sonradan öğrendim. Üstad Hazretleri gayet kısık sesiyle konuşuyor, Zübeyir Ağabey de bana naklediyordu. Bir müddet sonra, 'Ağabey, sizin nakletmenize gerek yok. Ben anlıyorum' dedim. Biraz sonra Üstad'ın sesi de açıldı. Şu sözlerini hiç unutamıyorum:

"Kardeşim, benim nazarımda iki sınıf çok ehemmiyetlidir: Birisi subay, diğeri ise öğretmendir. Bence bir öğretmen, yüz vaiz kadar bu memlekete faydalıdır. Subay Türk ordusunun en sağlam temeli ve unsurudur. Bu iki sınıf mesleğe çok ehemmiyet veririm ben.'

"Bir ara sohbetin bir yerinde 'Kardeşim, Menderes bizdendir. Menderes'in bu memlekete çok büyük hizmeti vardır. Onun için onunla beraberiz' demişti. Bu sözleri söylediği esnada Sungur Ağabey, Bayram Ağabey ve Ceylân Ağabey de oradaydı.

"İstikbal hadiselerinden bahsetti. Beni talebeliğe, kardeşliğe ve dostluğa kabul etti. 'Kardeşim, seni bu üç makama kabul ediyorum. Seni dualarıma dahil ediyorum. Sen de beni dualarına dahil edeceksin' dedi. Sonra 'Artık gidebilirsin' diyerek bana izin verdi. Sonra bir vasıtaya binip Konya'ya geldim.

"Bir ay kadar sonra -zannediyorum Temmuz ayında idi- tekrar Üstadı ziyaret etmek için Konya'dan trene bindim. Isparta istasyonuna vardığımda bir de ne göreyim. Zübeyir Ağabey kapıda beni bekliyor. Üstad Hazretleri, 'Trende bir kardeşimiz var, onu al da gel' diye Zübeyir Ağabeye söylemiş. Beraberce Üstada gittik. Elini öptüm, uzun müddet sohbetinde bulundum.

"Üçüncü defa ziyaretine gittiğimde üstad Burdur taraflarına gitmişti. Otelde beklemeye başladım. Orada iki kişi de Üstadı ziyaret etmek için bekliyordu. Bunlar Abdullah Çavuş ile Van taraflarından Ziya Mesci idi.

"Abdullah Çavuş Üstad'la ilgili hatıralarını anlatıyordu. O sırada Ceylân Ağabey merdivenlerden çıktı, hafifçe benim omzuma dokundu ve tekrar merdivenlerden aşağıya indi. Ben bunun benim gelmem için bir işaret olduğunu anladım ve hemen arkasından koştum. Beraberce Üstad'ın yanına gittik. Somyasının üzerinde Cevşen okuyordu. Beni kucakladı, ben de ellerinden öptüm. Yine her zamanki gibi hizmetlerden bahsetti. 

"Camide dersler yapıyorduk"

"Konya'nın Çamurluiğret köyünde vazife yapıyordum. Camide köylülerle sohbet ederek dersler yapıyorduk. Bir gün bir müfettiş geldi. Cebinden Konferans risalesini çıkararak, 'Ben bunu okudum çok beğendim. Sende de var mı bu kitaptan?' dedi. Ben de, 'Evet, aynısından var' dedim. Halbuki aynı şahısla biraz önce münakaşa etmiştik. Beni oyuna getirmek istediğini anladım. Köylülerin ifadesini filân almış. Neticede bir şey çıkaramadı. Sonradan o zatın İşçi Partisinden meb'us namzedi olduğunu duydum.. 

"Hiç korkmayın! Küfrün beli kırıldı"

"Bir hafta sonra tatil olmuştu. Üstadı ziyarete gittim. Ben kapıdan girer girmez, somyasının üzerinde ayağa doğruldu ve alnımdan öptü. 'Benim kahraman kardeşim, Konya'da Risale-i Nur'a ilişen var mı?' diye sordu. 'Üstadım!' dedim ve biraz durakladım. Bunun üzerine Üstad,

'Evet, kardeşim, biliyorum. Seni tebrik ediyorum. Hiç korkmayın! Küfrün beli kırıldı. İnşaallah bundan sonra İslâmiyet parlayacak. Komünizm ve dinsizlik yıkıldı.' dedi.

"Hizmetine Konya'da devam et"

"1958 yılı yaz tatili devresinde idik. Isparta'da Üstad'ın hizmetinde bulunan bütün ağabeyleri tevkif etmişlerdi. 'Ben gideyim de, ağabeyler hapisten çıkıncaya kadar Üstad'ın hizmetinde bulunayım' diyerek Üstad'ın yanına gittim. Elini öptüm. 'Kardeşim, yirmi lira yol parasını ben vereceğim' dedi. Ben, 'Hayır, Üstadım!" diyerek almadım. 'Peki,' dedi, 'eğer kabul etseydin, sevabın az olacaktı. Seni yaz tatili boyunca, kardeşlerimiz hapisten çıkıncaya kadar, yanımda alıkoymak isterdim. Ancak sen memursun. Sen hizmetine Konya'da devam et' dedi.

"O zaman Dr. Sadullah Ağabey Taif'e gitmek istiyordu. Ben Üstad'ın yanına gelirken, 'Üstada söyle, bana izin versin. Eğer o izin verirse gitmek istiyorum' demişti. Ben bunu Üstada söylemeyi unutmuştum. Üstad Hazretleri ben hiçbir şey söylemediğim halde, 'Sadullah'a selâm söyle. Gitmesin, gidemez. Ona izin yok' dedi. Sonra tekrar ellerini öperek yanından ayrıldım.

"Hangisinde olduğunu hatırlamıyorum, ziyaretlerimden birisinde bana, 'Sana maaş bağlayayım' dedi. Ben de, 'Üstadım, kendi paramla İslâma hizmet etmek istiyorum' dedim. Tebrik etti ve şöyle dedi: 'Anneni, babanı, eşini dualarıma dahil ettim. Seni otuz senelik talebeliğe, dostluğa ve kardeşliğe kabul ettim.' Lâyık olmadığımız halde o bize iltifatlar ve bizi hizmetlere teşvik ediyordu.

"Üstad'ın vefatını haber alıyorum"

"1959 yılında Cihanbeyli'nin bir köyüne tayin olmuştum. O sıralarda gazetelerde Üstad'la ilgili çok şeyler yazılıyordu. 

"Bir gün Konya'ya gelmek üzere yola çıktım. Yolda gözüme ilişen bir gazetede Üstad'ın vefat haberini gördüm. Çok müteessir olmuştum. Tabiri caizse perişan olmuştum. Bizde Üstad sanki hiç ölmeyecekmiş veya çok uzun süre daha yaşayacakmış gibi bir his vardı. Bir hafta boyunca geceli gündüzlü ağladım.

"Gözlerimi ne zaman kapasam, karşımda Üstadı görüyordum. Bir gün rüyamda şöyle dedi:

'Kardeşim, merak etme, ağlama. Bizim hayattan ziyade memâtımız (ölümümüz) hizmet edecek."

"Allah rahmet eylesin. Âmin."

İMAN KAHRAMANI ŞANLI ÜSTADIM

Feyzin kalbimize doldu Üstadım.
Kavuştum Nur'lara sanki ummanım.
Feda olsun Nur'a benim de canım.
Sönse bütün âlem, sönmez imanım.

Üstadım bu âlem beklerdi seni
Uzat da öpelim nurlu elleri
Kur'ân bahçesinden gelen gülleri
Koklattın bizlere şanlı Üstadım.

Ezelî fermanda lûtfa mazharsın;
İhlasa îmana açık bürhansın,
Kur'ân esrarında sen bir dellalsın,
Îmanı bizlere sundun Üstadım.

Nur olsun, nur dolsun bütün gönüller
Kahrolsun Kur'ân'a uzanan eller,
Gelmesin geriye zulmâtlı günler,
Nur'unla zulmâtı boğdun Üstadım.

Yırtıldı perdeler parladı Nur'un
Kör oldu gözleri dinsiz gürûhun, 
Dursun ıztırabı artık ruhunun
Küffarın başını ezdin Üstadım.

Yılmaz mücahid eşsiz kahraman
Çarpıştın küfürle vermedin aman
Kükrese îmanlar hep Bediüzzaman
Kalbimiz makberin olsun Üstadım.

(Konya, 1959-1960: Öğretmen Mustafa ÖZSOY)

 (Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

Paylaş
Yükleniyor...