"Nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâ’beden daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen,.." Burada imanın "Kâ’be"ye, İslamiyet'in "Uhud" dağına benzetilmesinin hikmeti ne olabilir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İman, esas ve kök; İslam ise, bu temel ve kök üstüne kurulmuş bir bina ve ağaç gibidir. Temel ve kök, daima bina ve ağaçtan mukaddem ve mualladır. Bu yüzden iman Kâ’beye, İslam Uhud dağına benzetilmiş. Malum Kâ’be, Uhud dağından daha faziletli, daha mübarek bir yerdir.

Burada ifade edilen küçük çakıl taşları, insanın ufak tefek kusurlarını ve yanlışlarını temsil ederken, Kâbe ve Uhud dağı da onun imanını temsil ediyor. Nasıl küçük taşlar ile Kâ’be kıyasa gelmez ise, mü’min kardeşimizin bazı küçük kusurları ve yanlışları da elbette iman ve itikad bağları ile kıyasa gelmez ve gelmemelidir. Küçük kusurlarından dolayı mü’min kardeşimize adavet etmek ve onunla münasebeti koparmak büyük bir zulüm olur.

Aynı anne ve babadan dünyaya gelen, iki kardeş arasında kuvvetli bir alâka ve sıkı bir akrabalık münasebeti olur. Hâlbuki bu münasebetin nisbeti birdir; aynı anne babadan olmaktır. Bazen mizaç ve huy olarak; kardeşler arasında hiçbir münasebet olmaz, hatta farklı fikirlerden dolayı düşman bile olabilirler. Ama kardeşlik münasebeti asla bitmez ve sönmez, ölene dek devam eder.

Din kardeşliği ise; bir bağ ile değil, bin bağ ile insanları birbirlerine bağlar. İman bu münasebetler ve rabıtalar içinde en kuvvetli olanıdır. Hatta öyle ki, bazen nesebî kardeşlikten bile öteye geçebilir ve geçmiştir de.

İki mü’min arasındaki imanî münasebetler saymakla bitmez. Aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba, aynı meleklere iman etmek, aynı Kâ’be’ye yönelmek, aynı dine gönül vermek, bunların başında gelir. İşte bu münasebetler öyle bir kuvvet kazanır ki, nesebî kardeşliği çok gerilerde bırakır. Sahabelerin harp meydanında Müslüman olmayan kardeşleri ve babası ile göğüs göğse çarpışması, meselemizi izah ve ispata kâfidir.

Bunun en güzel bir tablosu, Bedir savaşında zuhur etmiştir. İslâm’ın te’sisine temel olan bu mukaddes muharebede Hz. Resûlullah (s.a.v), amcası Abbas ve kayınbiraderi Nefec’e karşı savaştı. Hz. Ebû Bekir de oğlu Abdurrahman’ı, Hz. Ömer dayısını, Hz. Ali de kardeşi Ukeyl’i öldürmek için kılıç sallıyorlardı. Zira bunlar henüz Müslüman olmamışlardı.

İman birliği, kalplerin ittihadını, o da uhuvvet ve muhabbeti, huzur ve saadeti netice verir. Muhabbet ve uhuvvetin olduğu bir cemiyette hariçten gelebilecek fitne, fesat ve tehlikelerin de fazla tesiri olmaz. Zira aynı Allah'a ve aynı dine inanmış mü’minler arasında ayrılık-gayrılık kalmaz, adeta et ile tırnak gibi iç içe olurlar.

“Evet mü'min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünki iman bütün mü'minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.” (Mesnevi-i Nuriye)

İşte Üstad Hazretleri bu vecihte bu rabıtaların kuvvetlendirilmesini are olarak bize ihtar ediyor. Din bağı ne kadar kuvvetli olursa, İslam cemiyeti de o kadar kuvvetli olur. İslam âleminde zayıflık ve dağınıklık, bu iman bağının yeterince kuvvetli olmamasından ileri geliyor.

Şunu da ifade edelim ki; teşbihlerde asıl murad edilen birinci değil, ikinci mânadır. Birinci mâna yanlış bile olsa, ikinci mânanın doğruluğu kâfidir.

Mesela, bir adamın boyunun uzunluğunu ifade etmek için şöyle bir teşbih kullanılıyor: "Filanca adamın kılıcının kılıfı uzundur." Hâlbuki adamın ne kılıcı var, ne de kılıcının kılıfı. Birisi; “Sen yalan söyledin, zira adamın kılıcı ve kılıfı yoktur” dese, teşbihle anlatılmak istenen hakikati anlamamış olur.

Adamın uzun bir kılıcı ve buna uygun bir kılıfı olsa; ama boyu kısa olsa, o zaman ifade yalan olur. Zira bu atasözü boyun uzunluğunu ifade etme hususunda bir şiar, bir temsil olmuştur, boyu kısa olanlara sarf edilemez. Bu atasözü ile ifade edilen mânanın yalan veya doğru olması, birinci mânaya değil; ikinci manaya göredir, çünkü atasözünü sarf eden kimsenin kastettiği birinci değil, ikinci mânadır.

Birinci mânaya takılanlar, temsil ve teşbihin ehemmiyetini anlamayan kimselerdir. Bu yüzden teşbih üzerinde değil, temsil ile ifade edilen mâna üzerinde durmalı ve ona hasr-ı nazar edilmelidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

yunusdinckal
allah sizden razı olsun cevabınız çok makbule geçti çok teşekkür ederim
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...