Block title
Block content

"Ne vakte kadar elimizi kaldıracağız?" diyenler kimlerdir; ilgili ifadeyi açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Burada soruyu soranlar münkirlerdir veya inkarlarını saklayan münafıklardır. Sonuçta münkir de olsa münafık da olsa, bir şeyi Allah’tan beklemek ve istemek anlamında olan duanın dünya işlerinde bir tesiri bir faydası yoktur, demeye getiriyorlar. İman ve ibadetin insanları geri bırakıp tevekkül sayesinde tembelliğe düştüğümüzü ve bu yüzden dünya hayatında geri kaldığımızı ima ediyorlar.

Münkirlerin bu soru ile karışık düşüncelerini Üstad'ın gündemine sokan, veyahut direk soranlarla da karıştırmamak gerekir. Nitekim "Ne vakte kadar [O [Allah] her şeye kâdirdir] deyip, elimizi kaldıracağız" diyenler alaycı ve münkir zındıklardır. Risale-i Nur'da bu sorunun başka bir şekli şöyle ifade edilmiştir:

"Ehl-i bid’a diyorlar ki: 'Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa taassubu bıraktıktan sonra terakki etti.'

"Elcevap: Yanlışsınız ve aldanmışsınız! Veya aldatıyorsunuz. Çünkü Avrupa, dinine mutaassıptır. Hattâ bir âdi Bulgara veya bir nefer-i İngilize veya bir serseri Fransıza, 'Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın.' denilse, taassupları muktezasınca diyecek: 'Hapse değil, öldürseniz bile dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım.'"

"Hem tarih şahittir ki, ehl-i İslâm ne vakit dinine tam temessük etmişse, o zamana nisbeten terakki etmiş; ne vakit salâbeti terk etmişse, tedennî etmiş. Hıristiyanlık ise bilâkistir. Bu da mühim bir fark-ı esasîden neş’et etmiş."

"Hem İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyet'ten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki, Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir."

"Acaba, bu ehl-i bid’a ve doğrusu ehl-i ilhâd, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve âsâyişi düşünüyorlarsa, Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşküldür. Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa, öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi mânidirler; terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve âsâyişi kırıyorlar. Doğrusu, onlar meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin."

"Böyle ahmaklardan mühim bir mevkii işgal eden birisi demiş ki: “Biz Allah Allah diye diye geri kaldık; Avrupa top tüfek diye diye ileri gitti.”

“Cevâbü’l-ahmaki’s-sükût” kaidesince, böylelere karşı cevap sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht âkıller bulunduğundan deriz ki: Ey biçareler! Bu dünya bir misafirhanedir. Her günde otuz bin şahit, cenazeleriyle “El-mevtü hakkun” hükmünü imza ediyorlar ve o dâvâya şehadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şahitleri tekzip edebilir misiniz? Madem edemiyorsunuz; mevt Allah Allah dedirtir. Sekeratta Allah Allah yerine hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümat-ı ebedîyi o sekerattakinin önünde ışıklandırır, ye’s-i mutlakını ümid-i mutlaka çevirebilir?"

"Madem ölüm var, kabre girilecek, bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse, bin defa Allah Allah demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa, tüfek de Allah der, top da Allahu ekber diye bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder."(1)

* * *
Sualde, inkarcılar "Ne zamana kadar her şeyi Allah’tan bekleyip, dünya işlerimizi onun kudret ve ilmine havale edeceğiz?" sözleri ile inkar ve küfürlerini ilan ediyorlar. Yani Allah yoktur, her şeyi tedbir ve tasarruf eden tabiat ve sebeplerdir, deyip dua ve tevekülün boş ve manasız bir şey olduğunu ifade ediyorlar.

Soruyu soran kişi de kafirlerin ve tabiatçıların bu inkarcı tutumuna karşı Üstad'dan bir cevap vermesini istiyor. Bugünkü materyalist felsefe her şeyi sebeplere verdiği için, Allah’ı ve Allah’ın kainat ve sebepler üzerindeki tedbir ve idareciliğini inkar ediyorlar.

Üstat, bu inkarcı ve itirazcı soruya uzun ve ikna edici bir şekilde otuz üç adet pencere ile cevap veriyor. Bu sorunun cevabı bütün otuz üç pencerecedir. Bu otuz üç pencerede hem Allah’ın varlığı ve birliği hem de Allah’ın kainat ve sebepler üstünde mutlak tedbir ve terbiye edici olduğu, kati deliller ile izah ve ispat ediliyor. 

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Giriş Kısmı | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 5807 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

mustafa kayapalı
"Doğrusu cevap çok tatmin edici değil. Kafirler ne diye el kaldırsın ki "ve hüve ala külli şeyin kadir" diyerek nasıl alay etmiş oluyorlar ki? Bu sorunun başka bir cevabı olmalı
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Kafirler dua etmiyor dua etmenin gereksizliğini bu tarz ifade ile ima ediyor. Soru ve cevabı iyi tahlil ederseniz mesele anlaşılır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin
Ne vakte kadar elinizi kaldıracaksınız,indirin o elleri.Bırakın duayı demeye getirdiklerini düşünmüşümdür hep.Bilmem ne kadar isabetli?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hamditas
Bahs edilen yer 33. Sözün başında geçiyor. سَنُرِيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى اْلاٰفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ SUAL: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsâf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler pek ileri gittiler. "Ne vakte kadar وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ deyip elimizi kaldıracağız?" diyorlar. Üstad şöyle cevap veriyor: Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuz üç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik, yalnız o denizden bir katrenin reşehâtına işaret nev'inden şöyle deriz ki: Meselâ, nasıl ki bir zât-ı mu'ciznümâ, büyük bir saray yapmak istese, evvelâ temellerini, esaslarını, muntazaman, hikmetle vaz eder ve ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda tertip eder. Sonra menzillere, kısımlara maharetle tefrik ve tafsil ediyor. Sonra o menzilleri tanzim ve tertip ediyor. Sonra nukuşlarla tezyin ediyor. Sonra elektrik lâmbalarıyla tenvir ediyor. Sonra, o muhteşem ve müzeyyen sarayda maharetini, ihsânâtını tecdit etmek için, herbir tabakada yeni yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor. Sonra, herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon raptedip birer pencere açarak, herbirinden onun makamı görünür. Aynen öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى Sâni-i Zülcelâl, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve bin bir esmâ-i kudsiye ile müsemmâ Fâtır-ı Bîmisal, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti. Altı günde, o sarayın, o şecerenin esâsâtını desâtir-i hikmet ve kavânin-i ilm-i ezelîsi ile vaz' etti. Sonra ulvî ve süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desâtiriyle tafsil ve tasvir etti. Sonra, her mahlûkatın her taifesini ve her tabakasını, sun' ve inâyet düsturuyla tanzim etti. Sonra, herşeyi herbir âlemi, ona lâyık bir tarzda, meselâ semâyı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi, süslendirip tezyin etti. Sonra, o kavânin-i külliye ve desâtir-i umumiye meydanlarında esmâlarını tecellî ettirip tenvir etti. Sonra, bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad eden fertlere, Rahmânü'r-Rahîm isimlerini hususî bir surette imdada yetiştirdi. Demek, o küllî ve umumî desâtiri içinde hususî ihsânâtı, hususî imdatları, hususî cilveleri var ki, herşey, her vakit, her hâceti için Ondan istimdat eder, Ona bakabilir. Sonra, her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her fertten, herşeyden kendini gösterecek, yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış. Şimdi, şu hadsiz percerelerden, elbette haddimizin fevkinde olarak bahse girişemeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlâhîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur'âniyenin lemeâtı olan Otuz Üç Pencereyi, Otuz Üçüncü Sözün Otuz Üçüncü Mektubunun, namazdan sonraki tesbihatın otuz üç aded-i mübarekine muvafık olmak için Otuz Üç Pencereye icmâlî ve muhtasar bir surette işaret edip, izahını sair Sözlere havale ederiz.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...