Otuzuncu Söz, İkinci Maksat’ın sonundaki dua, zikir ve ayetlerin meallerini vererek kısaca açıklar mısınız?


 دَعْوٰيهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَـحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَناَۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

رَبَنَّا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ 

1. دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ “Onların oradaki duaları şudur: 'Allah'ım, seni tenzih ederiz.'

وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ “Orada birbirlerine tahiyyeleri ise, ‘selâm’dır.”

O cennetlerde birbirlerine veya meleklerin onlara iyi dilekleri, selâmdır.

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ve dualarının sonu da 'Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.' demeleridir.”

Onlar cennete girdiklerinde, Allah'ın azamet ve kibriyasına karşı, O’nu celâl sıfatlarıyla tavsif ederler. Sonra melekler onları selamlayıp her türlü kötü şeyden selamete erdiklerini ve her türlü ikrama nail olacaklarını haber verirler.

Veya doğrudan ilâhî selâma muhatap olurlar. Onlar da Cenab-ı Hakka hamdüsenada bulunurlar, (Yûnus, 10/10)

2. قَالُواْ سُبْحَانَكَ “Dediler: 'Seni tenzih ederiz.' لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا 'Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.'”

Bu, meleklerin acz ve kusurlarını bir itiraflarıdır. Suallerinin itiraz için değil, öğrenme gayeli olduğunu, keza, insanın üstünlüğü ve yaratılış hikmetiyle alâkalı olarak, daha önce kendilerine gizli olan durumun vuzuha kavuştuğunu hissettirmektir. Onlara daha önce bilmedikleri bir durumu bildirmesine ve açmasına mukabil nimetine şükür izhar etmektir. Ayrıca, bütün ilmin Allah'a ait olduğunu ifade ile edebe müraattir.

“Sübhane” kelimesi “Ğufrane” gibi mastardır. Tenzih mânâsında olan tesbih için âlem olarak kullanılır.

Meleklerin, kelâmlarının başında bu kelimeyi kullanmaları, Hz. Ademin yaratılış hikmetini sual etmelerinden ve hakikat-i hâli bilmemekten dolayı özür beyan etmektir. Bundan dolayı bu kelâm, tövbenin anahtarı kılındı. Mesela Hz. Musa, Allah'tan rüyet talebi sonrası bayıldı. “... Ayılıp kendine gelince, 'Sen sübhansın, sana döndüm.' dedi.” (A’raf, 7/143).

Hz. Yunus da balığın karnında, “Senden başka ilâh yoktur. Sen sübhansın (münezzehsin). Ben gerçekten zalimlerden oldum.” (Enbiya, 21/87) dedi.

إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Şüphesiz sen Alîm’sin, Hakîm’sin.” Yani Sen Alîm’sin, sana gizli bir şey yoktur. Hakîm’sin, her yaptığını tam bir hikmetle yaparsın. (Bakara, 2/32)

3. رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme.”

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurur:

“Âdemoğlunun kalbi Rahmânın parmaklarından iki parmağı arasındadır. İsterse hak üzere kâim kılar, isterse de haktan saptırır.” (Müslim, Kader 3, h.no: 2745)

Ayete şöyle mânâ verildi: “Ya Rabbena, kalplerimizi saptıracak şekilde bizi belalarla mübtelâ eyleme!”

Bizi hakka, iman etmeye hidayet ettikten sonra, saptırma.

وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً “Bize katından bir rahmet bahşet.”

“O rahmet bizi kurbiyetine (yakınlığına) mazhar kılsın, bu rahmetle senin nezdinde olana ulaşalım.” Âyette istenen rahmet, hak üzere sabit olmakta muvaffakiyet veya günahlardan mağfiret de olabilir.

إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ  “Şüphesiz sen Vehhab’sın.” Her isteneni veren sensin.

Âyette hidayet ve dalaletin Allah'tan olduğuna, kullarına verdiklerini lütuf ile verdiğine, yoksa hiçbir şeyin kendisine vacip olmadığına bir delil vardır. (Âl-i İmrân Suresi, 3/8)