"Dünyada vefatın firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervah-ı bakiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar, diye ihtar edildi." İzah eder misiniz?


"Senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır." (Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a)

Üstadımız burada ahirete inanmayan kâfirlerin iddia ettiği gibi ölümün yokluk ve hiçlik değil, vuslat ve sonsuz hayata açılan bir kapı olduğunu ilan ediyor. Yoksa kişilerin şahsî ahvali üzerinden konuşmuyor.

Anne ve babası kâfir olan bir insan, kabre imanla girdiğinde, başta Peygamber Efendimiz (asm.) olmak üzere binlerce nebi, milyonlarca evliya gibi hakiki dost ve ahbaba kavuşacaktır. Bir iki dinsiz akrabasını kaybedecek, milyonlarca faziletli dostunu ve hakiki ailesini kazanacak.

Ölüm, her mümin için vuslat kapısıdır; bir iki akrabanın imansız olması, bu hakikati değiştirmez ve zedelemez.

Ehl-i cennette kıskançlık, elem, hastalık, haset, yersiz merhamet gibi hiçbir kötü haslet, his ve duygu olmayacaktır.

"Onlar, yani o ervah-ı bakiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar, diye ihtar edildi." (bk. age., Onuncu Rica.)

İnsanlar vefat ettikten sonra, bedenlerini (elbiselerini) toprak altında (kabirde) bırakır, ruhları semavata çıkarılır, melekler ile birlikte yıldızlarda berzah alemlerinde dolaşırlar. Bunun gerçekliği hadislerle sabittir. Tabi ki bu durum iyi ruhlar içindir. Şerli ve münkir ruhların durumu farklıdır, onlara bu izin verilmemektedir.

Konuyu açmak gerekirse, şunları söylemek mümkündür:

İnsan ölünce ruh hantal ve maddi kayıtlarla kayıtlı olan bedeninden kurtulup, manevi ve serbest bir şekle giriyor. Ruh dilediği gibi ve nuraniyetine layık bir hayata başlıyor. Kabir, salih bir mümin için cennet bahçelerinden bir bahçeye dönüşüyor ve ruh ıtlakiyetine, yani özgürlüğüne kavuşuyor. Dünyada ceset ruhu hapsettiği için, ölüm ruh için bir özgürlük ve kayıtlardan azade olmak anlamına geliyor.

Ruh ile ceset tabiat olarak, yani fıtraten bir birine zıt varlıklardır. Ruh nurani ve latif bir varlıktır, ceset ise maddi ve kesif bir varlıktır. Ruh zaman ve mekan kaydından azadedir, ceset ise zaman ve mekân ile mukayyettir. Ruh bir anda binlerce işi tedbir ve tedvin edecek bir haysiyettedir, ceset ise aynı anda iki işi yapamaz. Ruh hafif ve kayıtsızdır, ceset ise hantal ve sakildir.

Ruh inbisat ve tekemmül ettikçe ceset incelir, ruha karşı direncini yitirir ve onun gibi latif ve nurani olmaya başlar. Ceset kalınlaşır ve hükmünü icra ederse, yani madde ve maddi kayıtlar inkişaf edip kesafet galip olursa, o zaman da ruh asliyetini kaybeder ve ağırlaşır. Onun için ruh ile ceset iki zıt rakiptir. Bir insanda bu rekabeti ruh kazanırsa, yani ruh inkişaf edip hükmünü icra ederse, ceset de nuranileşir ve hatta ruh gibi hiffet bulur. 

Onun için Peygamberimiz (asm) miraca ruhu ile beraber mübarek cesedi ile çıkmıştır. Onun mübarek cesedi de aynı ruh gibi letafet ve nuraniyet kazanmıştır. Bu yüzden her bir azası ile hem görür hem de işitirdi. Bu mertebe her insana açıktır, ama herkes o mertebelere ulaşamıyor.

İlave bilgi için tıklayınız:

Eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar edildi...