Faruk Beşer Hocanın Düşünce ve Görüşleri Hakkında Mülahazalarımız


Kıymetli Hocamız Faruk BEŞER Beyefendinin yanlış anlaşılabilecek düşünce ve görüşleri ile ilgili bazı mülahazalarımız:

Kıymetli Hocamız Zat-ı Aliniz de bilir ki mürşitler ve terbiyeleri üç çeşittir. Birinci kısmı akrebiyet-i ilahiyeden inkişaf eden ani ve süratli bir irşat ve gelişmedir ki; peygamberlerin (a.s) ve onların birinci halkası dediğimiz sahabe ve arkadaşlarının eğitimleri, terbiyeleri ve inkişaflarıdır. Bunlar teamülde bize kadar gelmiş terbiye ve eğitim sistemlerinden farklı olup normal âdetlerin fevkindedir.

Mesela, sahabelerin yetişebilmesi ve o makama haiz olabilmeleri için, eğitim ve tedrisattan öte iman niyeti ile ve dünya gözüyle Peygamber Efendimizin (asm) görülmesi ve bir an bile olsa sohbet-i nebeviyeye müşerrefiyettir. Bu makama, bu müşerrefiyetin dışında hiçbir evliya, hiçbir asfiya ve hiçbir âlim ve mürşit normal müktesebatla yetişemez ve ulaşamaz. Buna "velayet-i kübra" denilir.

İkincisi "velayet-i vusta" dediğimiz bazı özel şahısların hususi anlamda ilahi bir tensiple, fazla çabaya ve uğraşmaya ihtiyaç kalmadan inayet-i ilahiye ile inkişafları ve terbiyeleridir. Bu makam da o şahıslara has olup, ümmet normal standartlarla bu makama erişemezler. Mesela Abdulkadir Geylani, Gazali, Muhyiddin-i Arabi ve İmam-ı Rabbani gibi zatlar velayet-i vustadadırlar.

Üçünçü irşat, metot ve yoldur ki buna "velayet-i suğra" denilir.

İşte bu yol umuma açık olup herkes kabiliyeti, çalışması ve müktesebatı nispetinde, bu yolda merhale kateder ve gayelerine doğru yürürler.

Burada inayet olmakla beraber; temel ve esas olan, bu yola girenlerin gayreti, sebatı ve çabasıdır.

Bu üç yol; dine hizmet eden üç ana eğitim ve öğrenim için de geçerlidir.

Yani hem kelamın, hem tasavvufun ve hem de hikmet dediğimiz felsefenin kübraları, vustaları ve suğraları da mevcuttur. Bunların tamamı da haktır ve doğrudur.

İslamiyet’te fırkalar, cemaatler, meslekler ve mezhepler vardır, olacaktır ve bu doğrudur hem de fıtridir. Problem mezheplerde, meşreplerde, mesleklerde ve fırkalarda değildir. Problem “cilik” ve “cılık” lardadır. Yani meslekçilik, mezhepçilik, fırkacılık ve cemaatçilikdedir. Bu misal dünyevi işler ve sanatlar için de geçerlidir.

Aziz Hocamız; bu “cilik” ve “cılık” davasını üstenip tarafgirlik yapanların ve merciiyet dava edenlerin, bu sebeple ihtilafa düşüp ayrımcılığa sebep olanların, kusur ve kabahatlerini mezheplere, mesleklere ve fırkalara yüklemek doğru olmasa gerektir. Zira bu mesele her Müslümanın hata ve yanlışını mensup olduğu dinine, kitabına ve Peygamberine -haşa- mal etmek gibi bir yanlışlığa girmiş oluruz.

Cemaatler, cemiyetler, mezhepler, meşrepler ve bu anlamda müspet yolların ve fırkaların hepsi; İslamiyet'ten ve Kur’andan çıkmıştır.

Çünkü bütün hak yolların, meşreplerin ve mezheplerin menbaı ve kaynağı İslamiyet ve Kur’an'dır. Yani kısaca Kelamullah dediğimiz, Kur’an-ı Azimüşşan'dır.

Kur’an-ı Kerim'in dışındaki her bir farklı oluşum hak ve hakikatten nasibini almışsa mutlaka bir içtihad ve yorumun neticesidir.

Mesela Peygamber Efendimizin (asm) sünnetleri diye tarif ettiğimiz; efali, akvali ve ahvali tamamı Kur’an’dan muktebes ilahi menşeli içtihad ve yorumlardır.

Zira Kur’an-ı Kerim tüm insanlığa, tüm zamanlarda ve mekânlarda, her türlü ihtiyaçlarına cevap verecek hususiyette inzal edilmiştir.

Bu kitabın ilk müçtehidi ve yorumcusu olan sünnet-i seniyye, menbaı ve kaynağı olan Kur’an’la birlikte tüm insanlığa medet ve cevap verebilir. Zira insanlar Hz. Peygamberin (asm) Kur’an’dan anlayışına yaklaşamaz ve aynı hakikatleri istihraç edemez. Araya ana içtihad dediğimiz sünnetin girmesi icap eder.

Topyekûn sünnet-i seniyye ise; asırlarca gelecek insanların her türlü ihtiyacına Kur’an’la beraber cevap verebilmesi için; onların anlayış ve idrakine yaklaştırılması ve açılımların olması icap eder. İşte biz bu içtihadlara ve açılımlara da mezhepler diyoruz. Tâ insanların en alt ve avam mertebesine bu hakikatlerin intikali ve tenezzülü için tekrar içtihada ve yorumlara ihtiyaç hâsıl olur ki; bu defa vazifeyi üzerlerine, meşrepler, meslekler devralırlar. Ta ki her insanın her mizacına uygun manevi ilaçlar tedarik edilsin.

Bu sebeple kıyamete kadar içtihad kapısı açık bırakılmıştır. Herkes Kur’an’ın hakikatine ve yüceliğine çıkamayacağına göre; bir bahçe misali her girenin boyunun ulaşıp istifade edeceği bir mesafede dallar ve ona takılı meyveler olacak ki insanlık nabzına göre Kur’an’dan istifade edebilsin ve feyzini alabilsin.  

Kısaca Kur’an İslamiyet’in kökü ve esasıdır. Gövdesi sünnet-i seniyyedir. Ana dalları hak mezheplerdir. Daha küçük dallar mesleklerdir. İnce dallar ise meşreplerdir ve bu dalların başında değişik özellikte ve güzellikte meyveler zuhur eder ki, onlar da müminlerdir.

Bediüzzaman’ın ve Risale-i Nur’un meselesine gelince:

Peygamberlerin dahi zelle mahiyetinde kusurlar işlediğini bildiren dinimiz elbette hangi insanı kusursuz ve hatasız kabul eder?

Ancak Ehl-i sünnet inancına göre enbiyalar masumdur. Evliyalar mahfuzdur. Çünkü Allah davasını bu insanlarla yüceltecektir. Sağlam davalar çürük insanlar üzerine bina edilmez. Bu sebepten, din adamlarımızın genel anlayışına göre “sahabeler umumen sadıktırlar ve yalana tenezzül etmezler.” Bediüzzaman Hazretleri yukarıda bahsedilen sınıflandırmanın içerisinde, kelamda ve hakaik-i imaniyede kısa zamanda ve çoğu savaş, mücadele, esaret, mahkeme ve sürgünde geçmiş sıkıntılı bir hayatta, insanlığa faydalı olacak böyle bir eserin yazılmasında İlahi bir inayet ve yardıma mazhar olduğunu ve velayet-i kübradan manen nasiplendiğini biliyoruz.

Çünkü toplam 3 aylık bir tahsil ile bir insan babasına mektup dahi yazamaz. Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu Risale-i Nur eserleri ilhamen yazdırılmıştır. Eğer bu mesele o zamanki eğitimle alakadar olsaydı; Bediüzzaman bir tane olmazdı. Onlarca belki de yüzlerce olurdu. Bu mesele hususi bir inayetle beslendiğini göstermektedir.

Velayet-i kübradan manevi nasibine gelince; Efendimiz (asm) buyuruyor;

"Ümmetim mübarek bir ümmettir, evveli mi yoksa sonu mu daha iyidir bilinmez."(1)

Bu ifadeyle ümmetin başı ile sonunu yarıştırıyor. Zaten mebde ve münteha birbirine muvafık, uygun ve paraleldir. Çekirdek ile meyve, tohum ve sümbül gibi.

Rahmetli Ruhi Özcan Hocamızın, fayda mülahaza ederek Risale-i Nur Külliyatı'nda tespit ettiği itikada dair 26 yanlış ve hata nelerdir?

Bu iddianın evvela ispatı icap eder. Yüz yıla yakındır Külliyat; fevkalade ehil insanlarla hem dinen hem de hukuken, iğne ile kuyu kazar gibi araştırılıp incelendiği hâlde itikada dair herhangi bir yanlış ve kusur görülmemiş ve ispat edilmemiştir. Kusur var diyenlerin ise davaları, iddiadan ileri geçememiştir. Hatta bunlardan bazıları iddialarından vazgeçmişler. Yanlış anladıklarını itirafla, Risalelerden istifade etmeye çalışmışlardır. Yeter ki meşrep taassubu ve gayriciddi bir yaklaşım sergilenmesin.

Risalelerden istifade edenlerin; Üstad ve Külliyat hakkında söz ve davranışları ile kitabı ve içindekileri, birbirinden ayırmak icap eder. Zira Risale-i Nurları ve onun müellifi olan Bediüzzaman’ı; hiç kimse hakkıyla temsil edemez. Bizler Risale-i Nuru ve Bediüzzaman’ı değerlendirirken eserlerine, hayatına ve davasına bakmalıyız. Zaten sizler gibi kıymetli hocalarımız bunu takdir edenlerdensiniz.

Başta Rahmetli Ruhi Özcan Hocamız olmakla beraber, Zat-ı Âliniz belki onlarca ve yüzlerce talebe yetiştirdiniz. Bütün bu yetişenlerin her haline ve ahvaline kefil olabilir misiniz? Yani yetiştirdiğiniz bu öğrenciler her cihetle sizleri temsil edebilirler mi? Zat-ı Âliniz için geçerli olan bu mesele Bediüzzaman ve Risaleler için de geçerlidir.

Kıymetli Hocam, bir insanı, bir toplumu, bir cemaati veya bir müesseseyi değerlendirirken kıstas, hasenatın seyyiata, güzelliklerin çirkinliklere kemiyyeten veya keyfiyeten üstünlüğüdür. Adilane vicdani değerlendirme budur. Nur camiasına da bu nazarla bakmak icap eder. Herhalde bu camia zuhurundan bu yana dinine, ülkesine, vatanına ve milletine hizmet etmiş, fedakârlık yapmış ve bu hususta çok ciddi imtihanlar ve musibetler geçirmiştir. İnşallah hem miktar ve hem de değer ve kıymet açısından güzellikleri ve hasenatları galiptir ve üstündür. Bu şekilde olanlar ise affa müstehaktırlar. Zira âdetullah böyle cereyan etmektedir.

Ülke ve millet olarak çok zor ve sıkıntılı bir dönemden geçmekteyiz. Maddeten ve fikren şer güçler üzerimize insafsızca hücum ettiği bu zamanda ve zeminde; bizler basit meseleleri mevzu edip kamuoyu oluşturmakla faydalı olamayız. Bu meseleden ehl-i dalalet fevkalade istifade eder. Bu vesile ile birliğimizi ve dirliğimizi koruyacak ve muhafaza edecek meselelerle meşgul olmak daha önem arz etmektedir.

Cemaatleşmenin, hak gayeye hizmet ifa ettikten sonra hiçbir mahsuru yoktur. Hatta elzemdir. Zira bu anlamda ümmetin ihtilafı rahmettir.(2) Herkes aynı meşrepten ve mezhepten tatmin olamayacağından; insanlığın istifadesine uygun içtihad ve sunumlar için ayrı ayrı mesleklere ve meşreplere ihtiyaç zaruridir.

Çünkü gayede ittihat lazım. Vesilede ittihat lazım olmadığı gibi caiz de değildir. Zira taklitçiliği artırır.

Bu vesile ile Zat-ı Âlinizin camiamız ve Risale-i Nur’la alakalı düşünce ve kanaatlerinize arz edeceğimiz mütalaalar ve mülahazalar özet olarak bunlardan ibarettir.

Selam ve dualarımızla…

Dipnotlar:

1) Ramûzu'l-Ehadis s. 83, 1151. hadis. (İbn-i Asakir, Amr b. Osman’dan mürsel olarak); Kandehlevi Muhammed b. Yûsuf, Hayatu's-Sahabe I-IV, Konya 1983, II, 599; Sübülü's-Selam IV, 127; es-Savaiku'l-Muhrika s. 211.
2) bk. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 64; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I, 210-212.