Tesettürlü olmayan hanım kardeşler hizmet edebilir mi? Meşveret ekibinde yer alabilir mi?


Cenab-ı Hakk'ın emrettiği farzlar sadece ibadetlerin zahiri görüntüleri değildir. Mesela, namaz kılmak farzdır. Tesettüre girmek de farzdır. Ama gıybet etmemek, yalan söylememek, haset etmemek, uhuvveti kırmamak, iftira etmemek de aynı şekilde inanan insanlara terettüp eden vecibelerdir.

Üstadımız, bir müminin veya bir Müslümanın bütün sıfatlarının Müslüman olması gerekirken; bunun her daim mümkün olmayacağını ifade eder.

Bu sebepten dolayı bir Müslümanın yanlışına ve hatasına muhalefet etmek ayrıdır, şahsına muhalefet etmek ayrıdır. Zira insanları değerlendirirken ölçü; hasenatın seyyiatına kemiyyeten veya keyfiyeten galip gelmesidir. Bu özellikte olanlar affa müstehaktırlar. İman gibi Uhud dağı azametinde özelliği olan bir mümini; imana nispeten çakıl taşı hükmünde olan ameli meseleleri nazara alıp ona husumet ve adavet beslemek yanlıştır. Dışlamamak icap eder.

Bu özellikteki kardeşlerimize karşı muamelemiz; lütufla ıslahına çalışmaktır.

Zaten gayemiz, itikat ve amel noktasında nakıs olanları bir doktor gibi şefkatle ve muhabbetle tedavi etmektir.

Doktor hasta ile değil, hastalıkla mücadele eder. Bizim camiamız itibariyle bakarsak; hatasız ve kusursuz insan olmayacağı gibi; kusursuz bir cemaat, bir cemiyet ve bir meşveret heyeti de olmaz. Dolayısıyla bakış açısı bu şahs-ı manevilerin kemalatlarının, kusurlarına ve noksanlarına galip gelmesidir. Yani meleklerden değiliz. İnsanlar günahkâr dahi olsa; tövbe ve nedametle Allah'ın rahmet kapısını çalabileceğini düşünüp, bu kardeşlerimizi kucaklayıp muhafaza etmemiz lazımdır. Ancak hizmetin faaliyeti içerisinde nerede ve nasıl ve ne şekilde kullanacağımızı düşünüp, onlara göre bir hizmet alanı ve imkânı sağlamak icap eder. Bu muamele, hem onları muhafaza eder ve hem de zaman geçtikçe o kardeşlerimizin ifa ettiği hizmetler onları mahiyeti itibarıyla terbiye eder.

Üstadımız Nur camiasını üç kategoriye ayırmıştır.

1. Talebeler: Davanın dellal-ı Kur'an olması noktasında vazifelidirler. Bu kısmın imtihanları da sorumlulukları da keyfiyetleri de yüksektir.

2. Kardeşler diye tabir edilen; Üstadımızı ibadet ve fazilet açısından temsil etme hüviyetine haiz gruptur. Bu da orta ve vasat derecede bir keyfiyeti temsil eder.

3. Dostlar diye tasnif edilmiştir ki, burada farzlar dahi ihmal edilse, bu alanda kendisine yer bulabilirler. Bu kısım da Üstadımızın şahsi hüviyetiyle ve ona muhabbet ederek kendilerini muhafaza eden ve bir şeyler yapmak isteyen gruptur.

Hizmetimizin alanı, makamı, muhatapları, seviyeleri ve beşeri münasebetleri o kadar geniştir ve yelpazesi muhittir ki; yukarıda sayılan üç kategorinin her birisine liyakat kesbetme kabiliyetinde olan her bir Nur talebesi, kendisine bu hizmette vazife ifa edecek alanlar ve mekânlar bulabilirler.

Camianın müdebbir konumundaki vazifelileri; camiayı temsil eden herkese liyakat ve kabiliyetine göre bir hizmet ve bir imkân alanı tespit etmelidir.

Fuzuli, boş ve hikmetsiz hiçbir varlık yoktur. Cenab-ı Hak zerrelerden kürelere nebatattan ta peygamberlere kadar her bir varlığı; yaratılış keyfiyetine ve kabiliyetine göre istihdam etmektedir. Aksi hâlde varlıklar israf edilmiş olur. Biz ise insandan bahsediyoruz ve camiamız içerisinde olup da davayı ve Üstadı seven; ancak nefsine diş geçirmeyerek bazı fiili yanlış ve hatalarda bulunan insanları, o hatalarını esas alarak terk edemeyiz ve dışlayamayız. Herkese kendi konumunda bir vazife verebilmeliyiz. Cenab-ı Hak her bir insanı ayrı hususiyet ve özellikte yaratmıştır.

Bu özellikler nazara alınırsa, camiamız içerisinde vazifesiz kimse kalmaz. Ders yapmak ve okumak bir vazife olduğu gibi; hizmetin insanlarla münasebet alanlarına baktığımızda, hariçteki insanlarla münasebete geçmede, davayı bizim dışımızdaki camiaya taşımayı belki de bu evsafta kardeşlerimiz ve hemşirelerimiz daha rahat ve daha kolay yapabilirler. Burada meşrepleri ve liyakatleri esas alarak önlerinin açılması icap eder. Ancak dikkat edeceğimiz konu şeriatın kırmızı çizgilerine riayet etmektir.

Meşveret heyetlerinde temsilen bulunmak ise; meşveret edilen şeyin veya konunun mahiyeti ile doğru orantılıdır. Zira meşveretlerde sadece manevi ve ilmi konular konuşulmuyor. Hizmetin maddi, fiili, tedbiri, tebliğin insanlara ulaşması, teknik ve hususi meslek alanı icap ettiren öyle konuları var ki; bu vaziyetteki kardeşlerimizin hizmetin temas ettiği ve ihata alanına girdiği meselelerde düşüncelerini almak ve istihdam etmek icap eder, hiçbir mahsuru da yoktur. Zira işi ehline vermiş oluruz. Temsil noktasında ve alanlarında biraz dikkat edersek kâfidir.

Hizmetin temsil alanı ve makamı ayrıdır, hizmetin tebliğ ve yayma alanı ayrıdır. Zira cihat öyle bir vazifedir ki bunun ırkı, cinsiyeti, coğrafyası, yaşı, âlimi, cahili ve herhangi bir sınıf farklılığı olmaz. Herkes bildiği ve gücünün kuvvetinin yettiği kadar cihatla ömür boyu vazifelidir.

Ayrıca insanlar yaptıkları evamir-i ilahiyeden mesuliyet olarak kurtulurlar, yapamadıklarının hesabını verirler. Namazı kılmayanın orucu silinmez. Tesettüre girmeyenin namazı iptal olmaz. İkisi ayrı ayrı şeylerdir. İmanda bütünlük icap eder. Amelde külliyet ve bütünlük şart değildir. Peygamber Efendimiz (asm) bazı meşveretlere, bir numaralı münafık olan Abdullah bin Übey bin Selül'ü dahi almıştır.(bk. Nesefi, Medarik I, 288). Zira onun harp noktasında yeteneğinden istifade etmiştir...