"Her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can ve canan olan Mahbub-u Lâyezal'in tecelli-i Cemâlinden iki lem'ayı, iki sırrı görebilirsin..." Her fani şeyde bakiye isal eden iki yol nedir? Can ve canan olan mahbub-u layezal ne demektir?


“Bâkiye îsal eden iki yol” denilince bir önceki sorunun cevabında geçtiği gibi, vicdanın insana “acz ve fakrını” bildirmesi anlaşılır. Bununla birlikte, bir sonraki cümlenin “Evet,..” diye başlamasından hareketle, devamında verilen iki örneğin bu konuyu izah  ettiğini de düşünebilir.

Birinci örnek, “Nimet içinde in'am görünür; Rahman'ın iltifatı hissedilir. Nimetten in'ama geçsen, Mün'im'i bulursun.”

İkinci örnek ise, “Hem her eser-i Samedânî, bir mektub gibi, bir Sâni'-i Zülcelâl'in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen, Esmâ yoluyla Müsemmayı bulursun.”

“Can ve canan olan mahbub-u layezal” ifadesi İlâhî aşk için kullanılmıştır. Canımızı veren O olduğu gibi canımıza can katan da O’na olan imanımızdır. İmansız bir canda manevî hayat yok demektir. Kalbimizin ve ruhumuzun gerçek cananı, ancak “zevalden, batmaktan, kaybolmaktan münezzeh” olan “mahbub-u layezal”dir.

Bu cümlede izah edilmesi gereken iki ayrı konu vardır. Bunlar; her fani şeyden bakiye ulaştıran iki yol ve zevali olmayan ve hakiki sevgili olan Allah'ın güzelliğinden iki sır ve lem'adır.

Birincisi:

"Ey nadan nefsim! Bilki: çendan dünya ve mevcudat fanidir. Fakat her fani şeyde bakiye isal eden iki yol bulabilirsin."(1)

Evet mevcudat fanidir ve fenaya gider. Allah yarattığı hiçbir varlığı bu dünya cihetiyle ebedi kılmamıştır. Her varlığın üzerinde fanilik mührü vardır. Fakat varlıkların bu fani yüzünde bile, baki olan Allah'ı gösterecek iki yol bırakılmıştır. Yollardan birisi, varlıkların faniliği, diğeri ise Allah'ın bakiliğidir. Bu da elbette Allah'ın rahmetiyle olmaktadır. Bu iki yolun izahını yapmaya çalışalım:

a. Varlıkların fani olmasından onlardan alakayı kesip yaratılmamış, fani olmayan ve baki olan birisine kalbi yönlendirir. Bu noktadan kalb, daima fıtri olarak böyle bir zatı arama meyline girer. Şayet varlıklarda ebedilik olsaydı insan kalbinin Allah'a yönelmesi ve Ona bağlanması zorlaşacaktı. Ama Allah varlıklara fanilik damgasını vurmakla, kalbi onlardan ayırır, Baki olan birisini aramaya sevk eder. Böylece kendi mahiyetini ve varlıkların özelliklerini anlayıp kendinden geçenler, bu fıtri meyli yaparlar.

b. Bütün varlıkların fenaya gitmesinden sonra elbette insan, bütün bu fanilere vücuT veren ve ebedi olduğundan daima varlıkları yaratıp sonra fenaya gönderen ve bu kanununu devam ettirip başka varlıkları yine yaratan birisinin var olduğunu anlar. Böylece O Zat'a yanaşır ve Ona dost olma ihtiyacını hisseder. Dolayısıyla Allah fani olarak yarattığı mahlukatın arkasında daima kendisini ve bekasını uyanık kalbli olanlara gösterir. (2)

İkincisi:

"...ve can ve canan olan mahbubu layezalin tecellii Cemalinden iki lemayı, iki sırrı görebilirsin..."

Yukarıdaki cümlenin devamı olan bu ifadede de yine iki lem'a ve iki sırrı izah etme ihtiyacı vardır. Şöyleki;

1. Lem'a ve sır: Burada kullanılan Mahbub-u Layezal tabiri, ebedi olduğundan kesintisiz muhabbete layık olan demektir. Buradan da anlıyoruz ki, faniye mahkum olan varlıklar ve eşya, elbette hakiki ve daimi muhabbete layık değildir. Çünkü insan kalbi fani olanı istemez, zevale gidenleri hakiki sevemez. Kalb bütün kainatı ihata edecek bir muhabbeti gösterecek bir istidatta yaratılmıştır.

Bu nedenle insan kalbi muhabbet itibariyle tüm varlıklardan yüzünü çevirir. Baki bir zatı aramaya başlar. Bulduğu zatın ebedi olmadığını veya ebediyeti kendisine vermeyeceğini itikat ettiği zaman kalbi derinden yaralanır. Hatta kafirlerin Allah'ın düşmanı olmasının bir sırrı da budur. Çünkü aklen ve vicdanen Allah'ın varlığı görünmektedir. Fakat Allah'ın baki olmadığı veya bize beka vermeyeceği zannedildiğinden Allah'a verilecek aşk ve muhabbet düşmanlığa döner. (3)

2. Lem'a ve sır: Madem insan kalbi sonsuz bir muhabbet istidadını taşıyor. Ve madem varlıkların hiçbirisinde beka ve sonsuzluk olmadığı için hiçbirisi hakiki muhabbete layık değildir. Elbette tüm bu varlıkları yaratan ve kalplere sonsuz muhabbet kabiliyeti veren birisi var. Hiç şüphe yok ki tüm muhabbetlerin hakiki sahibi bu zat olmalıdır. Dolayısıyla varlıkların mahiyetinde olan fanilik, hakiki sevgiye layık olmadıklarını gösterirken, tüm bu varlıkları yaratan ve ebedi olan ve sonsuzluğun sahibi olan Allah'ın sevilmesi gerektiği ve tüm muhabbetlerin sahibi O olması gerektiğini kalbi sönmemiş olanlar idrak eder. Üstadımız bu hakikati şöyle izah etmektedir:

"Güzel değil batmakla kaybolan bir mahbup. Çünkü zevâle mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli."(4)

"An şart ki, suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen..." Kendinden geçme şartı nedir, nasıl olabilir?

Aynada yansıyan ışık, aynanın kendi malı değil güneşin malıdır. İnsanın benliği de bir ayna gibidir, bu benlikte görünen cüzi ilim, irade, kudret, sahiplik gibi hissiyatlar Allah’ın isimlerinden yansıyan tecellilerdir. İşte nefis de bir ayna hükmünde iken kendini fail ve muktedir biliyor, zillet ve alçaklığına bakmadan Allah’a meydan okuyor. İnsan bu mana-yı ismi ciheti ile fanidir, yok hükmündedir ve yok olmaya da mahkumdur.

İnsan kul ve ayna olduğunun bilincine vardığı zaman Allah katında vardır ve rızasına kavuşmuştur, kulluğu ve aynalığı bırakıp Allah karşısında varlık ve serbestlik iddia ederse yokluk ve fena içindedir. "Yani varlıkta yokluk yoklukta varlık vardır." İnsan benliği ile "ben varım" derse yoktur, "ben yokum" derse, yani üzerindeki nimet ve ikramların kendinden değil Allah’tan olduğunu bilirse vardır, demektir. Böyle olunca Allah’ın sonsuz isim ve sıfatlarını arkasına ve yardımına almış oluyor.

Bu mahlukat Allah’ın sanatı ve eseri olması noktasından ve sırf Onun isim ve sıfatlarına işaret ve beşaret etmek noktasından vardırlar. Yoksa kendi başlarına ve kendi hesaplarına bir hiç ve yok hükmündeler. Üstad Hazretlerinin "Vücutta adem, ademde vücut var." demesi bu mananın bir özeti ve formülü gibidir. İnsan benlik cihetinde yok, kulluk cihetinde vardır.

İnsan suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirse, yani benlik ve enaniyeti bırakabilirse, Allah’ın sadece cemaline değil bütün isim ve sıfatlarına tam ve parlak bir ayna olabilir. İnsanın kendi üstünde tezahür eden nimetleri kendinden bilmesi, o nimeti vereni örtüyor göstermiyor. Nimeti vereni görebilmek için kendinden geçmesi yani benlikten sıyrılması gerekiyor.

Dipnotlar:

(1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a, İkinci Makam.
(2) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Altıncı Pencere.
(3) bk. Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Altıncı Nükte.
(4) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a, İkinci Makam.