Üstadımızın kalbine gelen ibret manalarının okunuşlarını ve birer cümle halinde izahlarını yapar mısınız?


Barla Yaylası Tepelicede çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Farisî beyitlerin okunuşları ve manaları:

Hatırıma geldi. Kalbim dahi ibret manalarını ifade için şöyle ağladı:

هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْ جَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالاَتَه دِنَازِنْ

“Her kes bi temaşâgeh-i husnâteh zi-her cây teşbîh-i nigârân be cemâlâteh di nâzin”

"Yani: Senin temaşageh-i hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemalinle nazdarlık ediyorlar."(1)

Her yerden koşup gelmek mecazî bir ifadedir. Bu ifade, ilim dairesinden kudret dairesine geçmeyi, başka bir ifade ile gayb âleminden şehadet âlemine gelmeyi temsil eder. Bu geçme ve gelme Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşir. Yaratılan varlıkların ilâhî güzelliklere ayna olmaları, onların sanki büyük bir şevk ile bu görevi yapmak için gayb âleminden bu âleme koşarak geldikleri şeklinde ifade edilmiştir.

يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى

“Yâ Rab her hay bi temâşâgeh-i sun’ı tu zi her cây be tâzî”

"Her zîhayat senin temaşageh-i san'atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar."

Senin sanatının temaşa mahalli olan yeryüzüne bütün canlılar her yerden çıkıp bakıyorlar.

زِنِشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلاَّلاَنْ بِنِدَاءِ بِآوَازِى

“ zi nişîbu ez firâzî mânend-i dellâlân be nidâi bi âvâzî

Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.

دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو (نُسْخَه: زِهَوَاىِ شَوْقِ تُو) دَرْ رَقْص بَازِى

“dem dem zi cemâl-i nakş-i tû der raks-bâzî”

Senin cemal-i nakşından keyiflenip, o dellâl-misâl ağaçlar oynuyorlar.

زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى

“ zi kemâl-i sun’-ı tû hôş hôş  bi gâzî”

Senin kemal-i san'atından neş'elenip, güzel güzel sadâ veriyorlar.

زِشِيرِينِى آوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى

“zi şîrînî âvâz-i hôd hey hey di-nâzî”

Güya sadâlarının tatlılığı, onları da neş'elendirip nazeninane bir naz ettiriyor.

اَزْوَىْ رَقْصَه آمَدْ جَذْبَه خَازِى

“ez-vey raks âmed cezbe hâzî”

İşte ondandır ki; şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.

اَزِينْ آثَارِ رَحْمَتْ يَافْتْ هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ نَمَازِى

“Ezîn âsâr-ı rahmet yâft her hay ders-i tesbîh nemâzî”

Şu rahmet-i İlâhîyenin âsârıyladır ki; her zîhayat, kendine mahsus tesbih ve namazın dersini alıyorlar.

İlâhî rahmetin birer eseri (birer tecellisi) olarak, her bir canlı kendine mahsus tesbihini ve ibadetini (Rabbinden ilham yoluyla) öğreniyor (ve icra ediyor.)

اِيسْتَادَسْتْ هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالاَ سَرْفِرَازِى

“îstâdest her yekî ber- seng-i bâlâ serfirâzî”

Ders aldıktan sonra, herbir ağaç yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar.

Her bir ağaç aldığı bu ibadet dersini yüksek bir taş üstünde durup başını arşa kaldırarak (kıyam halinde) yerine getiriyor.

دِرَازْ كَرْدَسْتْ دَسْتْهَارَا بَدَرْگَاهِ اِلهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى

Herbirisi, yüzler ellerini Şehbaz-ı Kalender gibi dergâh-ı İlahîye uzatıp muhteşem bir ibadet vaziyetini almışlar.

[(Haşiye-1): Şehbaz-ı Kalender, meşhur bir kahramandır ki, Şeyh-i Geylanî'nin irşadıyla dergâh-ı İlahîye iltica edip mertebe-i velayete çıkmıştır.]

بِجُنْبِيدَسْتْ زُلْفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى

“Bi cünbîdest zülfhâ-râ be şevk engîz-i Şehnâzî”

Oynattırıyorlar zülüfvari küçük dallarını ve onunla, temaşa edenlere de latif şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.

(Haşiye-2): Şehnaz-ı Çelkezî, kırk örme saç ile meşhur bir dünya güzelidir.

Burada, her bir ağacın bir dünya güzeli olduğu, seyredenlere ulvi zevkler ve latif şevkler verdiği ifade edilerek bu kudret mucizelerini ibret ve tefekkürle seyretmek gerektiği ders verilmektedir.

بَبَالاَ مِيزَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى

“be bâlâ mîzenend ez-perde hâyi hâyi hûyi ‘ışk bâzî”

Aşkın "Hây Hûy" perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. {(Nüsha): Şu nüsha, mezaristandaki ardıç ağacına bakar:

بَبَالاَ مِيزَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ چَرْخِ بَازِى ٭ مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى

“Be bâlâ mîzenend ez-perdehâ-yi hâ-yi hûyi çerh bâzî * Mürdehâ-râ nağmehâ-yi ezelî ez hüzn-engîz nevâzî”

مِيدِهَدْ هُوشَه گِرِينْهَاىِ دَرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى 

“mîdihed hûşe girinhây-i derînhây-i zevâlî ez hubb-i mecâzî”

Fikre şu vaziyetten şöyle bir mana geliyor: Mecazî muhabbetlerin zeval elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar ediyorlar.

بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَهَاىِ حُزْنْ اَنْگِيزِ اَيَازِى

“ber-ser-i mahmûd-hâ nağmehâ-yi hüznengîz-i eyâzî”

Mahmudların, yani Sultan Mahmud gibi mahbubundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün-âlûd mahbublarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.

مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى

“mürdehârâ nağmehâ-yi ezelî ez hüzn-engîz-i nevâzî”

Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüzün-engiz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.

O mezaristandaki ölüler her ne kadar dünya seslerini, (dolayısıyla da ağaçların rüzgârın esmesiyle çıkardıkları o sesleri) işitmeseler de onların tesbihatlarının ezelî nağmelerini hüzün verir bir sada ile işittiriyorlar gibi bir vaziyet görünüyor.

رُوحَه مِى آيَدْ اَزُو زَمْزَمَهءِ نَازُ نِيَازِى

“rûha mî âyed ezû zemzeme-i nâz u niyâzî”

Ruh ise şu vaziyetten şöyle anladı ki: Eşya, tesbihat ile Sâni'-i Zülcelal'in tecelliyat-ı esmasına mukabele edip, bir naz-niyaz zemzemesidir, geliyor.

Ruh ise şu vaziyetten şöyle anladı ki: Her varlık kendisinde İlâhî isimlerin tecelli etmesine bir mukabele olarak Rabbini naz ve niyaz nağmeleriyle tesbih etmektedir.

قَلْبْ مِيخَوانَدْ اَزِينْ آيَاتْهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى

“kalb mî-hâned ezîn âyâthâ sırr-i tevhîd zi uluvv-i nazm-i i’câzî”

Kalb ise, şu herbiri birer âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi, bu i'cazın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece hârika bir intizam, bir san'at, bir hikmet vardır ki: Bütün esbab-ı kâinat birer fâil-i muhtar farzedilse ve toplansalar taklid edemezler.

“Kur’ân âyetleri Allah’ın varlığını ve birliğini bildirdikleri gibi, şu ağaçlar da cisimleşmiş birer âyet (kelimat-ı kudret) olarak tevhidi ilan ediyorlar ve muntazam ve mükemmel yazılmalarıyla (ulüvv-ü nazm) kudretin birer mucizesi olarak boy gösteriyorlar. Yani, yaratılışlarında o derece hârika bir intizam, bir sanat, bir hikmet vardır ki: Kâinattaki bütün sebepler irade sahibi birer fail de farzedilseler ve bir araya gelseler onları taklid edemezler.”

نَفْسْ مِيخَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازِى

“nefs mîhâhed der în velvelehâ zelzelehâ zevk-ı bâkî der fenâ-yi dünyâ bâzî”

Nefis ise, şu vaziyeti gördükçe; bütün rûy-i zemin, velvele-âlûd bir zelzele-i firakta yuvarlanıyor gibi gördü, bir zevk-i bâki aradı. "Dünya-perestliğin terkinde bulacaksın" manasını aldı.

(Kalb ve ruhun bu hikmetli bakışları yanında) nefis ise yeryüzündeki varlıkların (vazifelerinden terhis edilerek) dünyayı terk etmelerini, velveleli bir ayrılık zelzelesi olarak gördü ve ebedî bir zevk aradı. Ebedî zevkin, ancak dünyaya aşırı muhabbetin terk edilmesiyle bulunacağı mânâsını aldı.

عَقْلْ مِيبِينَدْ اَزِينْ زَمْزَمَهَا دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى

“ akl mîbîned ezîn zemzemehâ demdemehâ nazm-ı hilkat nakş-ı hikmet kenz-i râzî”

Akıl ise, şu zemzeme-i hayvan ve eşcardan ve demdeme-i nebat ve havadan gayet manidar bir intizam-ı hilkat, bir nakş-ı hikmet, bir hazine-i esrar buluyor. Her şey, çok cihetlerle Sâni'-i Zülcelal'i tesbih ettiğini anlıyor.

Akıl ise, hayvanların, ağaçların ve bitkilerin hoş nağmelerinden, havanın tatlı esmesinden kâinattaki hikmetli ve mânalı intizamı okuyor ve bir hazine-i esrar (ilim ve hikmet sırları) buluyor. Her şeyin, çok cihetlerle Sâni'-i Zülcelal'i tesbih ettiğini anlıyor.

 آرْزُو مِيدَارَدْ هَوَا اَزِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُودْ دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى

“arzû mîdâred hevâ ezîn hemhemehâ hevhevehâ merg-i hôd der terk-i ezvâk-ı mecâzî”

Heva-yı nefs ise şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvak-ı mecazîyi ona unutturup, o heva-yı nefsin hayatı olan zevk-i mecazîyi terketmekle, bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor.

Geçici zevklere müptela olan heva-i nefs ise rüzgârın esmesinden ve yaprakların seslerinden öyle bir lezzet alıyor ki, diğer mecazî zevkleri ona unutturuyor. Mecazî zevki terk etmekle hakiki zevke ermek ve o yolda ölmek istiyor.

خَيَالْ بِينَدْ اَزِينْ اَشْجَارْ مَلاَئِكْ رَا جَسَدْ آمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ

“hayâl bîned ezîn eşcâr melâik-râ cesed âmed semâvî bâ hezârân ney”

Hayal ise, görüyor; güya şu ağaçların müekkel melaikeleri içlerine girip herbir dalında çok neyler takılan ağaçları cesed olarak giymişler.

Güya Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşadda onlara onları giydirmiş ki; o ağaçlar camid, şuursuz cisim gibi değil..belki gayet şuurkârane manidar vaziyetleri gösteriyorlar.

اَزِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ

“ezîn neyhâ şunîdet hûş sitâyişhâ-yi zât-i Hay”

İşte o neyler; semavî, ulvî bir musikîden geliyor gibi safi ve müessirdirler. Fikir o neylerden, başta Mevlâna Celaleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârane teşekkiyat-ı firakı işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-u Kayyum'a karşı takdim edilen teşekkürat-ı Rahmaniyeyi ve tahmidat-ı Rabbaniyeyi işitiyor.

(Bir önceki paragraftan hareketle) hayal, “o neylerin; semavî, ulvî bir musikîden geliyor gibi safi ve müessir” olduğunu görüyor.

Fikir (ise) o neylerden, başta Mevlâna Celaleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri ayrılık şikâyetlerini değil, “Belki, Zât-ı Hayy-u Kayyum'a karşı takdim edilen teşekkürat-ı Rahmaniyeyi ve tahmidat-ı Rabbaniyeyi işitiyor.”

Bir Hak aşığı olan Hz. Mevlana, aynı zamanda, Üstad hazretlerinin Mesnevî-i Nuriyenin girişinde ifade buyurduğu üzere (İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî gibi) "kalb, ruh, akıl gözleri" açık büyük bir mütefekkirdir.

Burada Hz. Mevlanâ’nın neyle alâkalı şiirinin ilk mısralarına atıf yapılarak onun ayrılıklardan şikâyet ciheti nazara verilmiştir.

"Dinle ney'den kim hikâyet etmede.
 Ayrılıklardan şikâyet etmede..."

وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْدْ هَمَه هُو هُو ذِكْرْ آرَنْدْ بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ

“varakhâ-râ zebân dârend heme hû hû zikr ârend be-der ma’nâ-yı Hayyu Hay”

"Madem ağaçlar, birer cesed oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri, binler dilleri ile havanın dokunmasıyla 'Hu Hu' zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyatıyla Sâni'inin Hayy-u Kayyum olduğunu ilân ediyorlar."

چُو لاَ اِلهَ اِلاَّ هُو بَرَابَرْ مِيزَنَدْ هَرْ شَىْ

“çû lâ ilâhe illâ hû berâber mîzened her şey “

"Çünkü bütün eşya 'Lâ ilahe illa Hu' deyip, kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar."

دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِيزَنَنْدْ اَللّهْ

“demâdem cûyedend yâ Hak serâser gûyedend yâ Hay berâber mîzenend Allâh”

"Vakit-bevakit lisan-ı istidad ile Cenâb-ı Hak'tan hukuk-u hayatını 'Ya Hak' deyip hazine-i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri lisanıyla 'Ya Hayy' ismini zikrediyorlar."

Adaletin bir şubesi ihkak-ı hak, diğeri ise zalimleri cezalandırmaktır. "Ya Hak!" deyip hukuk-u hayatı istemek, ihkak-ı hakkın gerçekleşmesini istemek demektir.

Vakit-bevakit; "yer yer ve ihtiyaç hâsıl olduğunda" manasını ifade eder. Gözün hakkı ışık, midenin hakkı gıda, kulağın hakkı sestir. Bunun gibi bütün canlılara hayatları ve o hayatın devamı için gerekli her şey eksiksiz verilmektedir.

Hayy, hayat sahibi demektir. Ve bütün canlılar hayata mazhar olmalarıyla "Ya Hayy!" diyerek Hayy ismini zikrederler.

فَيَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيُّومِ

“feyâ Hayyu yâ Kayyûm bi-hakk-ı ism-i Hayy-i Kayyûm”

حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا آمِينْ

“ hayâtî dih be-in kalb-i perîşân-râ istikâmet dih be-in akl-i müşevveş-râ âmîn.”

Ey Hayy ve Kayyûm olan! Hayy ve Kayyûm isimlerin hürmetine, bu perişan kalbe bir hayat ver, bu müşevveş akla doğru yolu göster, âmin.

1) bk. Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam.