“Şu Pencere umumî değil, ehl-i kalbe ve ehl-i muhabbete hususiyeti var.” tabirinden ne anlamalıyız?


Nur Külliyatı’nda akılla kalb daima beraber görünür. Bazı risalelerde akıl, bazısında kalb daha hâkimdir. Yirmi Dördüncü Söz’deki muhabbet bahsinde bile insanın sonsuz muhabbet kabiliyetiyle Allah’ın sonsuz kemâli arasında münasebet kurularak akla büyük bir hisse ayrılır. Yine aynı Söz’de şu ifade geçer:

“İsâ Aleyhisselâm, sair esmâ ile beraber, Kadîr ismi onda daha galiptir. Ehl-i aşkta Vedûd ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir.”

Başta Peygamberler olmak üzere bütün evliyada, bilhassa asırlarına yön vermekle vazifeli olan Peygamber varisi büyük âlimlerde de Vedud ismi başkalarına nisbetle daha fazla tecelli etmekle birlikte, onlarda vazifeleri gereği hâkim olan diğer esmâ bu tecelliyi ikinci derecede bırakır.

Bir Nur talebesi de Allah’ı sevme noktasında çok mertebeler kat’ edebilir. Ancak onun bu terakkisi sadece kalb ağırlıklı olmayıp akıl-kalb birlikteliği ile tezahür eder. Bu vesileyle muhabbet hakkındaki şu İlâhî ölçüyü hatırlayalım. Cenab-ı Hak,  Habib-i Ekremine (asm.) insanlara şu hakikati tebliğ etmesini emrediyor:

“De ki: "Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran Sûresi, 31)

Bu âyet-i kerîmenin verdiği derse göre, bir insan ihlas ile yaptığı salih amelleri nisbetinde Allah’ı seviyor demektir. Öte yandan bir mü’min takva vadisinde ne kadar ilerlerse Allah’tan o kadar korkuyor demektir.