Ümit ve korku ortasında olmanın nispeti ne olmalıdır? Yüzde kaç ümit, yüzde kaç korku olmalıdır? Risalelerde bu konuda bir bilgi var mıdır?


Havf yani korku, Cenab-ı Hakk’ın azamet ve kibriyasından, celali isimlerinin tecellisinden korkmaktır.

Şuurlu bir mümin Cenab-ı Hakk’a karşı işlemiş olduğu günah ve isyanlarından dolayı fevkalade müteessir olmalıdır. Bu, imanın, kulluğun, edep ve hayânın gereğidir. İnsan Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yapıp yasaklarından sakınmalı, her zaman korku ve ümit arasında yaşamalıdır. Ne yaptığı hayır ve hasenatına güvenmeli ne de günahlarından dolayı ümitsizliğe düşmelidir.

Eğer bir insan ibadetlerine güvenir, yaptığı iyiliklerin, hayır ve hasenatın kendisini kurtaracağını düşünerek akıbetinden emin olursa gurura düşer. Bu da insanı dalalete götürür

Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:

“… a'male güvenmek ucbdur. İnsanı dalalete atar. Çünkü insanın yaptığı kemalat ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.”(1)

O halde insan "havf ve reca" ortasında olmalı, ne ibadetine güvenmeli ne de Allah’ın rahmetinden ümit kesmelidir.

Evet, insan yaptığı hayır ve hasenatına ve ibadetine güvenemez. Çünkü işlediği haseneler ve yaptığı ameller kendi malı değildir, onlarda bir hakkı yoktur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyurulur:

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her kötülük ise nefsindendir...” (Nisa, 4/79)

Buna göre insana her ne iyilik, hayır, hasene, maddi ve manevi menfaat isabet etse, bunlar hep Allah’ın  lütuf ve keremidir. İnsandaki güzel sıfatlar, âli hasletler ve ulvi meziyetler ancak ve ancak Cenab-ı Vacibu’l-Vucud Hazretlerinin birer ihsanıdır. Kişinin o güzel meziyetleri kendisinin bir kesbi olarak görmesi, onu gurura götüren azim bir hatadır. Ancak insandan sadır olan günah ve kusurlar ise kendi nefsindendir.

O halde, arı balıyla, ipek böceği ipeği ile iftihar edemeyeceği gibi, insan da kemaliyle ve yaptığı ibadetleriyle iftihar edemez. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: 

“Hasenatı isteyen, iktiza eden Rahmet-i İlahiyye ve icad eden Kudret-i Rabbaniyye’dir...”(2)

İmanı muhafaza için yasak edilen şeylerden ve günahlardan kaçınıp emir dairesinde hareket etmek gerekir. Kâmil bir müminin, akıbeti hakkında havf ve endişe içinde olması, ubudiyet vazifelerini layıkıyla ifa edememe tehlikesine karşı titremesi gerekir. Sahabeler, hatta cennetle müjdelenen aşere-i mübeşşire ve bütün kâmil insanlar, akıbetlerinden daima endişe edip, hüsn-ü akıbet için her an Allah’a sığınmış ve ona niyazda bulunmuşlardır. Onların bu hassasiyetleri ve davranışları bize misal olmalıdır.

“Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz...”(3) buyuran Hz. Ömer (ra.) ziyadesiyle ibadet eder ve çok korkardı. Kur’an okuduğu veya dinlediği zaman bazen bayılır ve saatlerce kendine gelemezdi. Hâlbuki o, cennetle müjdelenen on kişiden biri idi.

Bir ayette mealen şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler! Allah’tan ona yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Al-i İmran, 3/102)

Bu ayet, Müslümanların Allah’tan gereği gibi korkmalarını, dünyevî ve uhrevî felaketlerden korunup, hidayet ve saadete nail olmalarını emretmektedir. Allah korkusu, insanı her türlü kötülükten, dalaletlerden, afetlerden, tehlikelerden, zararlı şeylerden ve günahlardan muhafaza eder ve ebedî saadetlere mazhar kılar. Bir insanın Allah’tan korkması ve akıbetinden endişe etmesi yaratılışın ve aklın muktezasıdır. Gökyüzüne siyah bir bulut geldiğinde; “Acaba Allah bize bir afet mi verecek?” diye Peygamber Efendimizin (asm) benzi sararırdı.

Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi, Cenab-ı Hakk’ın; “Cemâline muhabbet etmek ve celâlinden havf etmek” imanın ve aklın icabıdır. Cenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahîm, Rezzak, Gaffar, Müzeyyin gibi cemalî isimleri muhabbeti iktiza ettiği gibi, Kahhar, Cebbar, Aziz, Mütekebbir gibi celalî isimleri de havfı yani korkuyu gerektirir.

“Ey Resulüm, de ki: 'Ey insanlar! Eğer Allah’ı seviyorsanız,  bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.' Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” (Al-i İmran, 3/31)

ayetinde bariz bir şekilde ifade edildiği gibi, Cenab-ı Hakk’ı sevmenin yolu ve ölçüsü Hz. Peygamberin (asm) sünnetlerine tabi olmaktır.

"Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki Habibullah'ın Sünnet-i Seniyesine ittibaı intac eder."(4)

Evet, Allah sevgisinin ölçüsü iman, salih amel ve Peygamber Efendimizin (asm) sünnetlerine ittiba etmek olduğu gibi, Allah korkusunun ölçüsü de onun yasak ettiği şeylerden, haramlardan, günahlardan ve şüphelilerden sakınmaktır.

Reca yani ümit, bir kulun günahı ne kadar olursa olsun Cenab-ı Hakk’ın şefkat ve merhametine sığınması, O’nun rahmetinden ümit kesmemesidir.

Bir ayette mealen şöyle buyurulur:

"De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan (kendilerini israf eden) kullarım! Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." (Zümer, 39/53)

ayette “Allah bütün günahları bağışlar” ifadesi çok ehemmiyetlidir. Cenab-ı Hakk’ın rahmeti gazabını geçmiştir, o dilerse ve hikmeti iktiza ederse kulun bütün günahlarını bağışlar. Bu bakımdan, insan asla ümitsizliğe kapılmamalı, her zaman tövbe ve istiğfar, dua ve niyaz ile onun dergâhına yönelmelidir. Cenab-ı Hakk’ın şan-ı ulûhiyetindendir ki, dergâhına yönelen gönülleri ve ona açılan elleri asla boş çevirmez, onlardan gaflet perdesini kaldırır.

Allah, Gafur’dur, Tevvab’tır. Allah, günahlarından dolayı pişman olup kendisine yönelen kulunun tövbesini kabul edip affeder. Allah affedicidir ve affı sever.

Evet, Allah’ın rahmeti güneş gibidir. Güneş hiç kimseye küsmez ve ışığı ile herkesi aydınlatır. Gözünü, kapayıp güneşten istifade etmek istemeyen olursa o başka meseledir. İnsan maddi kirlerinden yıkanmak sûretiyle temizlendiği gibi, manevi kirlerinden ve günahlarından da tövbe ve istiğfar ile temizlenmelidir.

Öyle ise kişi ne kadar günahkâr olursa olsun, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden asla ümit kesmeden günahlarına tövbe etmesi, onun sonsuz şefkat ve merhametine sığınması gerekir. Zira kulların sayıları sınırlı olduğu gibi, onların günahları da ne kadar çok olursa olsun sayılıdır, mahduttur, sınırlıdır. Bütün insanların günahları Allah’ın şefkat ve merhameti yanında denizden bir damla su kadar da değildir.

Hz. Ömer (ra.) şöyle buyurmaktadır:

"Mahşer gününde; 'Sadece bir fert cennete girecek.' diye bir nida olsa; ben umut ederim ki o fert ben olayım. Yahut 'Sadece bir kişi cehenneme girecek.' dense, o kişi ben olabilirim, diye de korkarım."(5) 

İşte havf ve recanın ölçüsü.

Dipnotlar:

1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre, Hatime.

2) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Birinci Mebhas.

3) bk. Tirmizi, Kıyamet 25. 

4) bk. Lem’alar, On Birinci Lem'a, Beşinci Nükte.

5) bk. Kenzü'l-ummal, 12/620, no: 35916.