"Eğer şu Kâbe’nin ziynet ve nakşını görmek istersen, işte bak... hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet..." Açıklar mısınız?


"Bir zaman, İslâmiyetin secâyâ, revâbıt, mehâsin-i ahlâkına işareten rumuz tarikiyle şöyle demiştim: Eğer şu Kâbe'nin ziynet ve nakşını görmek istersen, işte bak: Hayâ ve hamiyetten neş’et eden civanmerdâne humret; ... hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet; ..."(1)

Bu paragrafta İslam’ın hidayet nurunun insana neler kazandırdığı, nasıl bir değişim sunduğu sembolik ve edebi bir dil ile ifade ediliyor.

Burada, Kâbe İslam’ın iman ve hidayetini sembolize ediyor. İnsan, etrafında olan bitenlere iman ve hidayet nuru ile bakmaz ise, onun için her şey guruba, yani batmaya mahkum varlıklardır. Bu da insana bir hüzün ve bir acı veriyor.

"Hayâ ve hamiyetten neş’et eden civanmerdâne humret;" Haya ve gayretten ortaya çıkan sağlam ve kahramanca bir şefkat ve edepli bir utanmak. Halihazırdaki edepsizleri ve utanmazları görünce, neden İslam birliğinin sağlanamadığı anlaşılır. Mısır'da milyonlarca halk sokağa döküldüğü halde, diktatör utanmadan haya etmeden koltuğunu koruma gayreti içine giriyor. İslam ahlakında vazife istemek bile haya dışı addedilirken, böyle hayasız adamlar humret (hayadan gelen yüz kızarıklığı) nedir bilmiyor.

"hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet;" Hüznün gitmesi ve sırlı bir ferahlığın İslam alemine gelmesi melekuti, yani temiz ve pak bir lezzeti Müslümanlara bahşediyor. Ve bu nurani lezzetle İslam alemi birbiri ile kenetlenir. İslam’ın yüksek haslet ve hazlarını ruhunda hissetmeyen, birlik ve beraberlik temin edemez.

Evet, kalp ve ruhumuza iman ve hidayet nurunu yerleştirirsek, o zaman o hüzün ferah-ı sıhriye, yani o eşya yok olmayıp, bizimle bir dost ve akrabaya dönüşüyor. Bu da insana bir genişlik ve ferahlık veriyor. Yani insanın iç dünyasında ve manevi aleminde imani bir lezzet oluşuyor. 

(1) bk. Rumuz, İfade.