"Şu istidadın meyelânı ile intihap olunan ve bir derece hakikati tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsülemirde mukayyet ve o istidad ile mahsus olduğu halde, sahibi ihmal edip mutlak bırak..." Kavl ifadesi içtihada mı bakıyor, izah eder misiniz?


"Birincisi: Şu istidadın meyelânı ile intihap olunan ve bir derece hakikati tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsülemirde mukayyet ve o istidad ile mahsus olduğu halde, sahibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbâı iltizam edip tâmim etti. Mukallidi taassup edip, o kavlin hıfzı için muhaliflerin hedmine çalıştılar."(1)

Özel bir durumdan çıkan ve özel kalması gereken içtihatlar, özel kaldığı müddetçe bir hakikat iken, bu içtihadı yapan zat yani müçtehit bu özelliği kayıtlamayıp genelleşmeye açık bırakınca, onu takip eden tabileri bu özel içtihadı fanatikçe genelleştirip tartışma ve ihtilafa zemin hazırladılar.

Malum, özelin genelleştirilmesi her daim sıkıntıya ve ihtilafa sebebiyet verir. Mesela, Doğuya ait bir örfü alıp bütün ülkenin kanunu haline getirsek, bu kanun ülkenin umumunda rahatsızlığa ve nizaya sebebiyet verir. Bu yüzden özelin özel kalması gerekir. Bu her alanda böyledir, fıkıhta da bu böyledir.

Faraza İmam Azam Hazretlerinin özel ve şaz olan bir fetvasını, İslam’ın bir genel hükmüymüş gibi tamim etsek ve diğer zıt fetvaları yok saysak, o zaman mezhepler arasında niza çıkar, mezhepler rahmet iken azap olur. İslam birliği ve dirliği bundan zarar görür. Bu yüzden özel ve şaz olan içtihatları dinin emri gibi genelleştirmek yanlıştır. Burada asıl anlatılmak istenen nokta burasıdır.

Mesela, bizim örfümüzde ve mezhebimizde at eti yemek mekruhtur. Bu fetva özel bir fetvadır. Lakin Türki cumhuriyetlerde at eti yemek hem helal hem de örf haline gelmiştir. Şimdi biz oraya gidip siz mekruh işliyorsunuz, diye baskı kurarsak, o zaman niza ve ihtilaf çıkar. Onlar diğer hak mezheplere uydukları için, onları anlayışla karşılamamız gerekir.

"Şu noktadan müsademe, müşâğabe, cerh ve red, o derece meydan aldı ki, ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feveran eden duman ve lisanlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyetin tecellîsine bir hicap teşkil etmiştir. Lâkin ziya-yı şemsten tefeyyüz etmesine istidât bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyayı dahi men etmektedir."(2)

Burada taassup ve fanatikliğin İslam birliğine ve dirliğine ne kadar zarar verdiği, edebi ve şiirsel bir dil ile ifade ediliyor. Mezheplerin ne dediği, İslam’ın ne dediğinin önüne geçip sanki bütün mesele mezheplerin içtihadından ibaretmiş gibi bir telakki ve hissiyat oluşmuş. Bu da maalesef ihtilaf ve nizaya sebebiyet veriyor. Oysa içtihad kabiliyetine sahip bir müçtehid, kendi nefsine içtihad edebilir. Şayet bulduğu bu güzel hüküm herkesi ya da çoğunluğu kapsıyorsa, zaten alimler topluluğu dediğimiz cumhur-u ulema, bunu yayacaktır. Şayet o müçtehid kendisi bunu dikte ile yaymaya çalışsa, çok tahribatlara kapı açmış olur.

Üstadımız bu konuda; "İçtihadın şartını hâiz olan her müstaid, ediyor nefsi için nass olmayanda içtihad. Ona lâzım, gayra ilzam edemez. Ümmeti davetle teşri’ edemez. Fehmi, şeriatten olur, lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri’ olamaz."(3) diyerek ölçüyü net bir şekilde ortaya koyar. 

Dipnotlar: 

(1) bk. Münazarat.
(2) bk. age.
(3) bk. Sözler, Lemeât.