"Hem âlem-i bâkiden ve dâr-ı bekàdan olan cennet dahi, hadsiz uzaklığıyla beraber, yine o daire-i tasarrufâtı, perde-i şehadet altında, her tarafta nuranî bir surette uzanmış, yayılmış." cümlesini izah eder misiniz?


"Hem âlem-i bâkiden ve dâr-ı bekadan olan cennet dahi, hadsiz uzaklığıyla beraber, yine o daire-i tasarrufâtı, perde-i şehadet altında, her tarafta nuranî bir surette uzanmış, yayılmış."(1) 

Bu cümleyi iki şekilde anlamak mümkün:

Birisi; şu maddi alem, gaybi alemin üstünde tenteneli bir perde, özün üstünde duran bir kabuk mesabesinde olduğu için elbette cennet gaybi alemin merkezi, pay-i tahtı olmasından dolayı, cennetin birçok güzelliği ve hususiyeti, özden kabuğa, içten perdeye yansıyacaktır. Yıldızların nurunu cennetten alması gibi. Üstad Hazretleri bu manaya şu şekilde işaret ediyor:

“Saltanat-ı rububiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübrâyı, elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip, âhirete bakan semânın yıldızlarını onunla iş'âl etsin, hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennetten yıldızlara nur verip, cehennemden nar ve hararet göndersin; aynı halde, o cehennemin bir kısmını ehl-i azâba mesken ve mahpes yapsın."(2) 

İkinci mana ise; manevidir. Evet, cennetin ta insanın kalbine hidayet ve iman suretinde uzanması meselemizi izah ediyor. Üstad Hazretlerinin ifadesi ile

“Demek iman bir mânevî tûbâ-i cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u zehennem tohumunu saklıyor.”(3)

Kısacası dünya üstünde iman, hidayet, güzellik ve iyilikler cennetin dünya üstündeki uzantısı iken; küfür, dalalet, çirkinlikler ve kötülükler de cehennemin manevi bir uzantısıdır. Bu cihetle de cennet ve cehennem her tarafa kök salıp uzanmışlar. Hatta ta insanın en mahrem ve ulaşılması en zor yeri olan kalbine kadar nüfuz etmişler.

Dipnotlar:

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Sekizinci Lem'a.
(2) bk. Mektubat, Birinci Mektup.
(3) bk. Sözler, İkinci Söz.