İkinci kelimenin (sebepler yapıyor) muhâlâtını izah eder misiniz?


"İkinci kelimenin muhâlâtı:

"1. İnsanın mehazi, yani insanı teşkil eden maddeler, eczahanelerde bulunan ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebâyin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemâl-i intizam ve muvazeneyle o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir mâcun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sânisiz esbab ve mevadd-ı câmideden suduru mümkündür diyebilir."

"2. Bir şeyin kemâl-i intizam ile gayr-ı mahdut, kör, sağır, câmid, şuursuz esbabdan sudurunun muhaliyeti nisbetinde, sânisiz insanın da o maddelerden yapılması muhaldir. Maahaza, maddî esbabın yalnız zahire taallûku vardır. Bâtındaki lâtif, ince, garip nakışlara, sanatlara nüfuzu yoktur."

"3. O kelimenin iktizâsına göre kemâl-i ittifak ve intizam ile ihtiyâcat nisbetinde gayr-ı mahsur esbabın bir cüzde, bir hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Bu içtimâ, âlemin eczâ ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip içtimâ etmeleri demektir. Çünkü insanın ustası esbab olduğu takdirde, âlemin bütün ecza ve erkânı insan ile alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir."(1)

Kör, sağır, camid esbab:

Kör, sağır, camid denilince aklımıza hemen taş, demir gibi maddeler gelir.

Bir hasta düşünelim. C vitaminine ihtiyacı var. Hem kör hem sağır hem cansız olan bir varlık bu hastayı görüyor, sesini işitiyor ve hemen harekete geçerek manava gidip portakal, mandalina gibi meyvelerden bir sepet doldurup adama kavuşturuyor. Böyle bir örnek ancak masallarda bulunur ve buna ancak çok küçük yaştaki çocuklar kanabilir. Ama yaşını başına almış nice insanların bu gibi masalları severek dinlediklerine ve onlarla oyalandıklarına da çokça şahit olabiliyoruz.

Aynı örnekten hareket edelim. Bir portakalı meydana getiren atomların hepsi kör, hepsi sağır, hepsi cansızdırlar.

“Geceyi gündüzün içine sokarsın. Gündüzü gecenin içine sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” (Âl-i İmrân, 3/27)

Allah, muhteşem bir cansızlar topluluğu olan elementler âleminden canlı varlıklar yaratmakla Muhyi ismini tecelli ettiriyor; böylece hem bu ismin sayısız mucizelerini sergiliyor, hem de o canlılara büyük bir ihsanda bulunmuş oluyor.

Mealini verdiğimiz ayet-i kerimede önce dirinin ölüden çıkarıldığı, daha sonra da o diriden ölünün çıkarıldığı haber veriliyor. Bu sıralama çok önemlidir. Önce ölüler diriliyor, sonra dirilerden ölüler çıkıyorlar. Bunun en bariz örneği yediğimiz yumurtalar... Bu ölü yumurtalardan diri canlılar çıkıyor, sonra o dirilerden yine ölü yumurtalar çıkıyorlar. Böylece, “Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı?” münakaşası da son bulmuş oluyor.

Her şeyin plan ve programları Allah’ın ezeli ilminde takdir ediliyor. Üstadımızın ifadesiyle “manevî kader kalemiyle yazılan” bu planlar, çekirdekler alemine, tohumlar âlemine, nutfeler ve yumurtalar âlemine yerleştiriliyor. Sonra Fettah isminin tecellisiyle programlar açılıyor ve onlardan çevremizi saran milyonlarca tür canlı çıkıyor.

"Bir usta, yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. O halde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczâsı içtimâ edebilir. Bu öyle bir muhaldir ki, muhallerin en mümteniidir."

Tabiat ve sebepler denilince; ana hatları ile toprak, su, hava ve ateş olarak ifade edilir. Bunlar ise tabiatları gereğince kaba, istila etmeye ve tahribe müsait, incelikten uzak, şuur ve iradeden yoksun, mübaşeretle, yani temas ile iş gören unsurlardır.

Bu unsurlara ve sebeplere yaratıcı olarak bakanlara sormak lazımdır: Bir sineğin ince ve küçük vücudunda, küçücük gözünün içinde çalışan bir hücre, şayet sebeplerin icadı ve tasarrufu ile çalışıyor denirse, o koca tahripkar ve kaba sebeplerin -toprak, hava, su ve ateşin- o gözün içinde maddi olarak bulunmaları gerekmiyor mu?

Halbuki, o incecik göze ve hücresine, en ince ve nazik, maddi şeyler bile giremiyor. Ateş orada olsa, gözü patlatır. Toprak orada olsa, zaten kör eder. Öyle ise sebepler yapıyor iddiası batıldır. Hiçbir delile dayanmamaktadır.

Bir usta, iş yapmak için, çekici eline almadıkça, bir çivi dahi çakamaz. Temas etmeden, taşı kaldıramaz. Zira maddi alemde ve madde içinde işler; ancak temas ederek yapılabilir. Bu bir fizik kanunudur.

Öyle ise, bir hücreye rububiyet dava eden sebep, maddi olarak o hücrenin yanında ve içinde hazır ve nazır olması gerekiyor. Çünkü temas olmadan iş yapamaz.

Böyle olunca, nazik ve zarif ve ince bir hücrenin içinde toprak, su, hava ve ateş gibi kaba unsurların iş yaptığını ve onun içine yerleştiğini kabul etmek, ne denli bir hurafe olduğu anlaşılır.

Özet olarak; sebeplerin bir şeyi icat edebilmesi, o şeyin künhüne sirayet edip temas etmesi ile mümkündür. Sebeplerin tabiatında böyle bir incelik ve sirayet etme yeteneği olmadığına göre, o şeyleri icat edip terbiye eden ancak ve ancak Allah Teala’dır, demek gerekir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Zeyl.