"Zaman-ı sâlifte, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümfermâ, vahşetin mahsulü ve tedennî ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi." İslam ülkeleri ve milletleri de dahil mi, cebir ve vahşet ile mi hükmediyorlardı, devamıyla izahı?


Üstad'ın "mazi" dediği dönem, İslam ümmetinin dışında olanlar için İlk ve Orta Çağlardır. İslam milletinde ise ilk üç asır en seçkin ve yüksek dönemdir. Bundan sonraki dördüncü ve beşinci asır ise mazharı kemaldir, yani İslam açısından verimli ve mükemmel bir dönemdir. Beşinci asır ile on ikinci asır arası ise mazidir. Yani hissiyat ve kuvvetin hakim olduğu bir dönemdir. On ikinci asırdan sonra insanlık ve İslam aleminde hissiyat ve kuvvetin yerine hikmet ve akıl hükmedecek.

Akıl ve hikmetin insanlık üstünde hakim olması, İslam’ın lehine bir durumdur. Zira hissiyat ve kuvvetin hükmettiği bir yerde kin, garaz, düşmanlık, fanatiklik, zorbalık, zulüm, taassup, gibi insanlık için manevi hastalıklar ortaya çıkar. İnsanlar muhakeme ve sağlıklı bir düşünüş ile İslam’ı inceleme fırsatı bulamaz. Akıl ve hikmet ise, bu manevi hastalıkların ilacı hükmündedir. Sağlıklı düşünen insanlar için İslam bir cazibe merkezidir. Şayet bu hastalıklar kalkarsa insanlık İslam’a akın edecektir.

Üstad'ın istikbal ile yad ettiği dönem insanlığın ilim ve hikmete döküldüğü ve hissiyattan ziyade aklın hükmettiği aydınlanma dönemidir. Bu aydınlanma dönemi ise on ikinci asırdan sonra başlamıştır. Bu dönemde taassup ve cehaletin yerini delil ve ilim almıştır ve alıyor. Bu da İslam önünde duran kin, garaz, düşmanlık, fanatiklik, zorbalık, zulüm, taassup gibi perdelerin yırtılmasına ve aralanmasına yardımcı oluyor.

Mazide, duygusal bir nutuk ile insanları harekete geçirmek mümkün iken, şimdi insanlar ilmî ve ispatî deliller ile hareket ediyorlar. Bu da İslam ve insanlar için olumlu bir gelişmedir. Zira İslam dininde hükmeden hissiyattan ziyade akıl ve ispattır. İlim ve eğitim, taassup ve cehaletin yerine geçiyor. Üstad Hazretleri bu sosyal hareketliliği, münevver aklı ve kalbi ile hem iyi okumuş hem de ona vehbi bir tarz ile okutturulmuştur.

İlk beş asır ile on ikinci asır arasını fetih, ihlas, galibiyet, kuvvet, hissiyat açısından değerlendirecek olursak, çok güzel ve verimlidir. Ama ilim (Maaliyat ilimleri) ve içtihat noktasında ilk beş asra nispetle gayet mukallit, zahiri, sathi bir dönemdir. İlk üç asrın Kur’an’dan aldığı feyzin onda birisini alamamış bir dönemdir. Osmanlı döneminde bir İmam Azam bir İmam Şafi bir İbn-i Ebi Leyla çıkmamıştır mesela...

"İkinci hakikat: Zaman-ı sâlifte, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümfermâ, vahşetin mahsulü ve tedennî ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Herhangi devletin deverân-ı demmi yerine girmişse, öyle devletlerin sahâif-i tarihiyeleri baykuşların âşiyâneleri gibi satırları inkırazlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar."(1)

Sadece kuvvet ve cebir, zulüm ve baskıyı da anımsatan kelimelerdir. Ama kuvvet ve cebrin yanında adalet ve şefkat de bulunursa, vahşetten ayrılmış olur. Mesela Osmanlı kuvvet ve cebrin yanında adalet ve şefkati de esas aldığı için altı yüz yıl dünyaya hükmetmiştir. Ama sadece cebir ve kuvvete baş vuran Moğol hükümeti (1206-1294) böyle uzun vadeli yaşamamış, kısa zamanda tarihin çöp sepetine atılmışlardır. Komünizm İmparatorluğu 1918-1991 yıllarında yetmiş üç yıl dayanabilmiştir.

Amerika, Rusya’ya nispetle kendi içinde demokratik ve özgürlüğe dikkat ettiği için ömrü biraz daha uzamış, ama zulme çare bulmadığı için yıkılmaya mahkumdur. "Zulüm ile abad olanın akibeti berbat olur." kaidesince, zulmün zıddı olan adalet ve şefkat demokrasinin vazgeçilmez hayati damarları gibidir. Demokrasiyi düşünürken bunları da hesaba katmak gerekiyor.

"Tasallut-u medeniyetin zamanında âlemin hükümranı ilim ve marifettir. Müvellidi medeniyet; ve şânı tezayüd; ve ömrü ebedî olduğundan herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuşsa, o hükûmeti kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidat vermiş. Kitab-ı Avrupa sahâifi bunu alenen gösteriyor."(2)

Bu çağın kuvvet ve hükmü ilim ve eğitimdir. Kim ilim ve eğitimi elinde bulundurursa kuvvet ve hüküm de ona ait olur. Avrupa reform ve Rönesans süreci ile ilim ve eğitimi ele geçirdiği için, kuvvet ve hüküm de onların eline geçmiştir. İslam dünyası ilim ve eğitimde gerileyip yozlaştığı için kuvvet ve hükmü elinden kaçırmıştır.

İlim ve eğitim devlet ve milletlerin ömrünü uzatan bir iksir gibidir.

Eski ve yeni hükümet açıkça ifade edilmediği için biz bu ifadeden Osmanlının meşruti ve gayr-ı meşruti yönetimlerini anlıyoruz. Osmanlının meşruti hükümetleri ilim ve eğitime ağırlık vermek istemiş, ama zaman yetmemiş.

"Eğer denilse: Şimdiye kadar bu hükûmet-i zaîfeyi âdi adamlar idare edebilirdi. Fakat bu kadar metin ve dehşetli, kaviyyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti (yeni devleti) omuzunda taşıyacak hârika ve dâhî adamlar lâzımken, Asya ve Rumili tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?"

"Buna cevab: Eğer başka inkılablar başa gelmezse, evet..."(3)

Osmanlının son dönemindeki yıkılmaya yüz tutmuş saltanat rejimi zayıf hükümet oluyor. Bu hükümet rejimi meşrutiyet rejimine göre daha basit ve daha zayıftır ve bunu yöneteceklerin basit olmasının bir önemi yok. Ama meşrutiyet rejimi daha sağlam ve daha ağır bir yüktür. Bu yükü taşıyacak kabiliyet ve zekalar Anadolu'dan çıkacak mı, diye bir soru soruluyor. Üstad Hazretleri de "Şayet yeni ve bozuk bir inkılap başa gelmezse -ki maalesef gelmiştir- Anadolu bu kabiliyet ve zekaları çıkaracak bir zemine sahiptir." diyor.

Malum, yeni rejim şeklen cumhuriyet, uygulama açısından istibdattır, milli şefler bunun en bariz vesikasıdır.

Dipnotlar:

(1) bk. Divan-ı Harb-i Örfî, Hürriyete Hitap.
(2) bk. age.
(3) bk. age.