"O vakit, zaman-ı mâzi bir mezar-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde, vazife-i ubûdiyeti ifa eden ervâh-ı sâfiye cemaatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle,.." devamıyla izah eder misiniz?


Hadis-i şerifte, “Dünya âhiretin tarlasıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l- Hafa, I/412)   buyuruluyor. Cennet ve ondaki farklı saâdet menzilleri gibi, cehennem ve ondaki değişik azap çeşitleri de hep dünya tarlasının mahsulleridirler.

Bir imtihan salonu olan dünyaya her asırda farklı insanlar alınmakta, her insan hak veya batıl inançlarını, güzel veya çirkin işlerini bir ömür boyu bu âlemde sergilemekte, bu tarlada ekip biçmekte, sonra ölüm kanunuyla bir başka âleme sevk edilmektedir. İşte bu insanların hak inanca sahip olmaları ve doğru yolda yürümeleri için peygamberler vazifelendirilmiş ve onların vârisi hükmünde olan âlimler ümmetin imdadına gönderilmiş, o rehber şahsiyetlere tâbi olan insanlar kulluk vazifelerini en güzel şekilde yerine getirmekle “ervâh-ı sâfiye” (saf ve temiz ruhlar) olma şerefine ermişler ve dünya hayatlarını tamamladıklarında “Allahu Ekber diyerek makamât-ı âliyeye” uçmuşlar ve “müstakbel tarafına” geçmişlerdir. Müstakbel denilince, öncelikle kabir hayatı hatıra gelir. Allah Resulü (asm.) kabrin ehl-i îman için “cennet bahçelerinden bir bahçe” olduğunu müjdeler. Ancak, istikbal, kemâl mânâsıyla cennetteki ebedî saadet menzilleridir.

İnsanın maddî gözü toprağı görür, ama ondaki bakterileri göremez. Akıl gözü ise bu varlıkları yakinen bilir ve görür. Keza, maddî göz, güneşi görür, ama cazibesini göremez. Akıl gözü ise dünyanın ve diğer gezegenlerin o cazibe ile güneşe bağlı olduklarını yakinen bilir.

İnsanın aklı bir dakika sonra neler olacağını bilemediği gibi, gözü de o zaman diliminde olacakları şimdiden göremez. Kalb gözü ise kabri, o âlemde muhatap olacağı sualleri, yeniden dirilişi, mahşeri, mizanı, sıratı, cennet ve cehennemi imanın nuru ve kuvvetiyle rahatlıkla bilir ve görür...