"Kur'an-ı Hakîm'in sadık bir hizmetkârı, ne kadar âdi olursa olsun Kur'an namına, en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek tebliğ eder ve en zengin ruhlu olanlara Kur'anın âlî elmaslarını yalvararak mütezellilane değil, belki müftehirane ve..." İzah?


"Öyle de Kur'an-ı Hakîm'in sadık bir hizmetkârı, ne kadar âdi olursa olsun Kur'an namına, en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek tebliğ eder ve en zengin ruhlu olanlara Kur'anın âlî elmaslarını yalvararak mütezellilane değil, belki müftehirane ve müstağniyane satar. Onlar ne kadar büyük olursa olsun, o âdi hizmetkâra, vazife başında iken tekebbür edemezler. Ve o hizmetkâr dahi, onların ona müracaatında kendine medar-ı gurur bulamaz ve haddinden tecavüz etmez..."(1)

Buradaki “ne kadar âdi olursa olsun” ifadesi, "makam ve unvanı olmayan sıradan bir vatandaş da olsa" demektir ki bugün sadık ve Kur’an’a vakıf bir Müslüman iman noktasından bir çok alim ve hocaya ders verecek bir niteliktedir. Aslında buradaki üstünlük direkt Kur’an talebesine ait değil elindeki elmas hakikatler olan Kur’an’a  aittir.

Tabiri yerinde ise, elinde tahta kılıç olan bir Profesör ile elinde elmas ve çelikten yapılmış bir kılıç olan sıradan bir vatandaş gibi. Burada üstünlük şahıslarda değil eldeki kılıçlardadır. Şayet tersi olsa yani kılıçlar yer değiştirse, o zaman unvanların bir değeri bir etkisi görülür. Çünkü âlim ve fazıl birisinin Kur’an’ı yüceltmesi daha derin daha etkileyicidir. Çünkü insanların ekseriyeti ağızdan çıkana değil daha ziyade ağıza teveccüh ediyorlar.   

Özetle, güç ve üstünlük Kur’an'dadır, kim onu eline alırsa o üstün ve güçlüdür. Kur’an’ı elinde tutan birisinin karşısında kimsenin bir şansı bulunmuyor demektir.

(1) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Üçüncü Mesele.