Üç tabaka ehli hakikatten birincisinin, "Ehl-i fikir", "Ehl-i velayet", "Ehl-i nübüvvet"e işaret etmesi nasıl anlaşılmalıdır?


"Her bir çiçeğe ve kamere mukabil her bir katreye, her bir reşhaya, mezkûr üç cihette, ikişer tarikle teveccüh ve ifâzası var:" 

"Birinci Tarik: Bil’asale, doğrudan doğruya, berzahsız, hicapsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarikini temsil eder."

"İkinci Yol: Berzahlar tavassut eder. Ayine ve mazharların kabiliyetleri, şemsin cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velayet mesleğini temsil eder."

"İşte Zühre, Katre, Reşha, her birisi, evvelki yolda diyebilirler ki: Ben umum âlem güneşinin bir âyinesiyim..."(1)

Burada üç ana meslekten bahsediliyor. Bunlar "nübüvvet, velayet, aklî ilimler" şeklindedir. Bu üç tabaka da kendi aralarında üçe ayrılıyor.

Bu üç şeyin her birinin güneşi tanımayı ve böylece kemale ermek istedikleri farz edilmiştir.

Zührenin kemali, renklerde boğulmayıp o renklerin güneşten geldiğini bilip kalbini kendi renklerine değil güneşe teveccüh ettirmesidir.

Katrenin kemâli, Ay’ın hakiki ışık sahibi olmadığını anlayıp ona ışık veren güneşe teveccüh etmesidir.

Reşhanın kemâli, doğrudan güneşi bulma ni’metine şükretmesi ve şükrünü gittikçe artırmasıdır.

“Üç tabaka ehl-i hakîkatten birincisinin ehl-i fikir, ehl-i velayet ve ehl-i nübüvvete işâret etmesi”:   

Birinci grup sadece aklını kullanarak, ikinci grup tasavvuf mesleğini esas alarak, üçüncü grup ise doğrudan nübüvvete tabi olarak hakikate gidenleri temsil etmektedir. Ancak, burada şu hususun unutulmaması gerekiyor:

Bu üçlü tasniflerde zikredilen maddeler, birbirinden tamamen ayrı değildir. Yani, nübüvvet mesleğinde velayet de vardır. Nitekim sahabe mesleğine “velayet-i kübra” denilir. Yine nübüvvet mesleğinde fikre de büyük ehemmiyet verilmiş, bir saat tefekkür bir sene ibadetten daha hayırlı bulunmuştur.

O hâlde, ehl-i fikir denilince, “velayet ve nübüvvet mesleklerine hiç müracaat etmeden hakikati sadece kendi fikriyle bulmaya ve tevil etmeye çalışanlar” anlaşılmalıdır. Samimi olarak, hakkı bulmak ve hakikate ermek isteyen çok ehl-i fikir, bir noktadan sonra, aklın kâfi gelmediğini anlamakta ve nübüvvet  kapısını çalmaktadırlar.

Niyetleri nübüvvet mesleğiyle mücadele etmek olan kimseler ise bu güzel  neticeye ulaşamazlar.

Velayet; Allah’ın sevgili kulu olmayı gaye edinmek, bu uğurda çalışmak, çaba göstermek demektir. Ancak velayet denilince, çoğu zaman, “tasavvuf mesleği” hatıra gelir. Hakikate ermenin bir yolu olarak tasavvuf, “nafile ibadetleri artırmak, nefsi her türlü kötülüklerden temizlemek ve kalbi safileştirerek sadece Hakk’a bağlamak” esasına dayanan sistemli bir tekâmül mektebidir. Kişi bu yolda, kalbiyle süluk ederek hakikate erişir ve Hakk’a ilmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde kamil iman ile iltica eder.

Nübüvvet mesleği, başta iman hakikatleri olmak üzere, insanı kemale erdiren her türlü ibadeti, muamelatı ve güzel ahlakın bütün şubelerini doğrudan doğruya vahiy yoluyla öğrenme ve böylece Allah’ın razı olduğu kâmil bir mümin olma mesleğidir. Bu yolda, hakikat muallimi Hakk’ın en son kitabı olan Kur’ân-ı Kerim ve en büyük elçisi olan Peygamber Efendimiz'dir (asm). Hakikat, en berrak ve her türlü yanlış telakkiden ve vehimlerden uzak bir şekilde ancak bu iki kaynaktan öğrenilebilir.

Nübüvvet mesleğinde gidenlerin de Allah’a olan marifetlerinde külliyet ve cüz’iyet noktasından üç gurup vardır.

Birisi peygamberlerdir ki, kâinatta tecelli eden isim ve sıfatları küllî bir şekilde okurlar. Bu bakımdan, iman ve marifette nebilere yetişilemez.

İkincisi sahabe ve asfiyalardır ki, bu zatlar da aynı peygamberler gibi hakikatleri renkler karışmadan safi olarak görürler, lakin külliyet ve ihata bakımından nebilere yetişemezler.

Üçüncüsü “velayet-i kübra” mesleğinde olan kâmil müminlerdir.

1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, İkinci Dal.