"Herbir âyât-ı Kur’âniye, gayet haşmetli ve vüs’atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhatabından, nihayetsiz azamet ve celâl sahibi Mütekellim-i Ezelîden ve makam-ı mahbubiyet-i uzmâ sahibi tercüman-ı âlişan..." İzah eder misiniz?


Bir kelamın gücü, sözün güzelliği, mükemmelliği, yüksekliği, derinliği, haşmet ve azameti dört şey ile anlaşılır. Bu dört şey; mütekellim, muhatab, maksad ve makam’dır. Bu dört şeyi dikkate almadan kelamın üstünlüğü anlaşılmaz. 

"Mütekellim" konuşan kimseye deniyor. Makam ise konuşan kişinin gücünü ve itibarını ifade eden bir mefhumdur. "Muhatab" ise konuşulan, hitap edilen, maksad ve gayenin aktarıldığı kimse demektir. "Maksad" ise konuşanın konuştuğu kişiye verdiği mesaj ve gaye demektir.

Mesela, bir yüzbaşı bir askere "Git şu hâdiseyi tahkik et!.." diye bir emir verdi. Burada mütekellim yüzbaşı, makam yüzbaşılık, muhatab asker, maksad ise hâdisenin tahkik edilmesidir.

Kur’an bir kelamdır, mütekellim, yani bu kelamı konuşan Allah’tır.

Makam, rububiyet ve ulûhiyet makamıdır. Yani Allah, insan ile Rab ve ilah olma vasfı ile konuşuyor.

Muhatab, insanlık ve insanlığın mümessili olan Hazret-i Peygamber (asm)'dır. Binaenaleyh Kur’an insanlığı muhatab aldığı için, insanlar içindeki bütün anlayış tabakalarını istifadesiz bırakmamıştır. Altı yüz sayfalık bir kitabın bütün insanlığın ihtiyaçlarını karşılaması ve her tabakayı tatmin etmesi başlı başına bir mu’cizedir.

Maksad ise başta tevhid, haşir, ibadet ve muamelat gibi konuların insanlığa talim edilmesidir.

Bir askerî kışla düşünelim. Ortada bir emir varsa, asker önce emir verenin kim olduğuna bakar. Şayet o emir, selahiyetli birinden ise emri dikkate alır; sıradan bir askerden ise umursamaz. Bir onbaşı kalkıp bölüğe emir veremez.

Diğer yandan bir avam ve amî insan fetva veremez. Fetva müftünün işidir, ehline ait bir sıfattır. Fetva makamında olmayan birisinin fetvası dikkate alınmaz.

Peygamber Efendimiz (asm) bir bedeviye hitap ederken, onun halini ve seviyesini dikkate alıp ona göre hitap ederdi. Cimri bir bedeviye "En güzel şey cömertliktir" derken, korkak birisine de "En güzel şey cesarettir" diye tavsiyede bulunurdu.

Peygamber Efendimiz (asm) ateşte pişirilmiş bir yemeği yedikten sonra abdest almış. Ebu Hureyre (ra) Resulullah Efendimizin bu harekete binaen "Ateşte pişmiş yemek abdesti bozar" diye bir hüküm veriyor. Sahabenin büyük müçtehidlerinden İbn-i Mesud (ra); "Abdest alma sebebine yani illetine bir karine bir ipucu yok iken, neden hüküm verdin" diyerek durumu düzeltir. Demek bir şeyin hangi maksad ve hangi gaye ile söylendiği çok ehemmiyetli bir husustur. Bunlar bilinmeden hükme gitmek yanlış olur. 

Üstad Hazretlerinin şu sözleri de bu mânâya işaret ediyor:

"İkinci nükte: Bazan olur ki, iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm, mütefavit olur; birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, maharetine delâlet eder. Şöyle ki:"

"Bir adam, düşünmeden, gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi, o sözün evvel ve âhirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözlerle münasebetlerini tasavvur eder ve münasip bir mevkide, münbit bir yerde zer' eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır. Kur'ân-ı Kerimin fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabil kelâmlardandır."(1)

Burada ne söylendiğinin değil, nasıl ve ne makamda söylediğinin ehemmiyeti nazara veriliyor. İlimde rasih ve derin olan birisi, hangi sözü hangi makamda ve ne suretle söyleyeceğini çok iyi bilir ve makamında söylediği o söz onun ne kadar derin ve vukufiyetli birisi olduğuna işaret eder.

Aynı sözü bir cahil de söyler, ama makamına ve ne suretle söyleneceğine dikkat etmediği için söz yerini bulmaz. Demek sözü söylemek kadar, ne makamda ve ne suretle söyleneceği de o kadar ehemmiyetlidir. Öyle olmamış olsa idi, herkes her sözü ezberleyip söylemekle âlim olurdu.

Allah bir kelamı ifade ederken, bütün ayetlerin mânâ yapısına ve münasebetine dikkat eder, aralarında bir irtibat kurar ve şüpheye meydan vermeyecek bir şekilde beyan eder. Aynı kelamı bir insan söylese, sadece kendi basit ve cüz’î tasavvurundaki mânâları yükleyebilir. Öyle ise Kur’an’daki kelamlara beşerî kelam nazarı ile bakmamak gerekiyor. Söz aynı, ama makam ve manevî münasebetleri çok farklıdır. Birisini Allah sonsuz ilmi ile söylüyor, diğerini ise insan cüz’î ve sönük fikri ile söylüyor.

Bunun içindir ki, altı yüz sayfalık Kur’an-ı Kerim için binlerce tefsir yazılmıştır. Demek "Kelamı kim, kime, hangi makamda söylemiştir?" ciheti, en az kelamın kendisi kadar ehemmiyetlidir. 

(1) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Sûresi, Âyet: 23, 24.