"Ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum..." İzah eder misiniz?


Üstad Hazretleri burada kendi nefis ve hevasını zem makamında konuşuyor ve bunun lüzumunu izah ediyor. Hz, Yusuf (as) gibi masum bir peygamber bile nefsi için "emmare" diyor ise, Üstad Hazretlerinin böyle bir tavsifte bulunması, ubudiyet noktasından gayet makul ve normal bir tavsiftir.

İnsanın, kusurunu ve acizliğini böyle ifadelerle Allah’a karşı ilan etmesi gayet latif ve güzeldir;  "İlâhî ben zelilim, sen ise izzet sahibisin" demek gibi. Bütün büyük şahsiyetlerin benzer sözleri, tazarru ve niyazları, dua ve yakarışları vardır.

Ayrıca her âlim ve her Hak dostu o manevî makamlara mücadele ve mücahede ile çıkmıştır. Mücadele esnasında nefis ve heva ile çarpışılır, vesveseye maruz kalınır, birtakım sıkıntılara düşülür, ama neticede o manevî makama ulaşılır. Kimse durup dururken, mücadele etmeden o manevî makamlara çıkmıyor, çıkamıyor. Büyük zatların kendilerine istinaden günah dediği şeyler, bizim anladığımız manadaki günahlar değildir. Bazen bir veli nefsinin istemesi ile bir bardak soğuk bir su içiyor, sonra bu arzusunu günah telakki edip nefsine kırk gün çile çektiriyor.

"Ezcümle, bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Şuursuz olarak, nefsimde hodfuruşâne bir keyif arzusu uyanmakla, ehl-i dünya öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki, yalnız o gizli arzuyu değil, belki çok iştahlarımı kestiler."

"Hattâ, ezcümle, bu defa Ramazan'dan sonra, eski zamanda gayet büyük, kudsî bir imamın bize karşı gaybî kerametiyle iltifatından sonra kardeşlerimin takvâ ve ihlâsları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn-ü zanları içinde, ben bilmeyerek, nefsim müftehirâne, güya müteşekkirâne perdesi altında riyâkârâne bir enâniyet vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyanın hadsiz hassasiyetle ve hattâ riyâkârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenâb-ı Hakka şükrediyorum ki, bunların zulmü bana bir vasıta-i ihlâs oldu."(1) 

Hâlbuki ata binip dağda ve bayırda dolaşmak meşru ve helal olan bir durumdur, ama Üstad Hazretleri bunu hodfuruşluk ve enaniyete bir sebep görüyor ve başına gelen sıkıntıyı ona yoruyor.

Üstat hazretleri risalelerinde çoğu zaman nefsini muhatap alır. Nefsini “herkesten ziyade nasihate muhtaç” görür.

“İ’lem Eyyühe’s-Said! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şûle kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı...” (Mesnevi-i Nuriye)

Ondaki o yüksek kulluk şuuru bunu gerektirir. Şu var ki, nefsine ettiği bu hitapları kaleme alması bizler içindir. Bu noktadan hareketle bizler de bu gibi dersleri okurken kendi nefsimizi muhatap almalıyız.

(1) bk. Lem'alar, Yirmi İkinci Lem'a, Hâtime.