"İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile ism-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp mercilerini kaybetmek mahzurludur..." remzin tamamını açar mısınız?


"İnsanı dalaletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp merci'lerini kaybetmek mahzurludur."

Bilindiği gibi, dalalet “fikrin yanlış yola sapması” demektir. Bu manasıyla bütün yanlış düşünceler dalalet kavramı içinde düşünülür. Bu derste, insanı yanlış düşünceye götüren çok önemli bir sebebe temas ediliyor: İsm-i Zâhir ile ism-i Bâtın'ın hükümlerini birbirine karıştırmak.

Evvel, Âhir, Zâhir ve  Bâtın isimleri Kur’anda birlikte zikredilir. Evvel ismi Allah’ın varlığının ezeli olduğunu, Âhir ismi ise ebedî olduğunu ders verirler. Zâhir ismi O’nun varlığının her şeyden daha açık ve aşikar olduğu, Bâtın ismi ise kutsî zatının ve mahiyetinin idrak edilemeyeceği manasına gelir.

Nur Külliyatında, bu dört ismin bir ağaçta da cilvelerini gösterdiğine dikkat çekilir. Buna göre, ağacın çekirdeği Evvel isminden, meyvesi Âhir isminden,  gördüğümüz o dış yüzü Zâhir isminden, içinde işleyen manevî tezgâh ise Bâtın isminden haber vermektedir.

İnsanoğlu henüz ağacın içinde çalışan manevî tezgâhın mahiyetini tam olarak bilmiş değil. Yine insanoğlu, beden hanesinin misafiri ve beden ülkesinin hâkimi olan kendi ruhunun da mahiyetini bilemiyor. Bu mahlukların mahiyetini bilemeyen akıl, elbette bütün mahlukatın yaratıcısı olan Allah’ın kutsî zatını ve mahiyetini bilemeyecektir. Bilmeye kalkışırsa dalalete düşer.

Zâhir isminin hükmü,   Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini ve sıfatlarını tecelli ettirmekle her şeyde kendini göstermesi, her şey ile bilinmesi, Bâtın isminin hükmü ise hiçbir şeyin O’nun zâtını ve mahiyetini bildirme konusunda insana bir şey söyleyememesidir.

Üstat hazretleri her şeyin kendi varlığından ziyade Allah’ın varlığını gösterdiğini ifade ederken, Zâhir isminin her şeyde en açık şekilde tecelli ettiğini beyan etmiş oluyor. Öte yandan,  “Hakikat-ı mutlaka mukayyed enzar ile ihata edilmez. (Sözler)”  demekle de insanın sınırlı aklının sonsuz ve mutlak hakikatleri anlamaktan aciz olduğunu ve bu aklın Bâtın olan Allah’ın kutsî mahiyetini anlamaktan da aciz olduğunu ihtar ediyor.
Yine Nur Külliyatında bir taraftan “Kandaki küreyvat, kalbdeki hatırat ondan gizlenmez” (Sözler)”  denilerek  Allah’ın, batınların batınını bildiği  nazara verilmekte, öte yandan Zâhir isminin de tesettürü istediği çok güzel şekilde işlenmektedir.

"Kezalik kudretin levazımı ile hikmetin levazımı bir değildir. Birisine ait levazımatı ötekisinden taleb etmek hatadır."

Bu dünya hikmet dünyasıdır, ahiret  ise kudret âlemi. Dünyada çoğu şey, kademeli olarak, zaman içinde ve bir İlâhî terbiyeden geçerek yaratılır.  Cenâb-ı Hak sonsuz kudretiyle her şeyi son haliyle bir anda yaratabilirdi, meselâ kâinatı bir anda yaratır, altı devreden geçirmezdi. Sonsuz kudretiyle bütün bunları yapabilirdi, ama hikmetinin gereği  buna müsaade etmedi.

Bu dünyada hikmet hâkim olduğu içindir ki, çekirdekler birden ağaç olmazlar, yumurtalar bir anda kuş olup uçmazlar, nutfeler bir anda insan olmazlar.  Cenâb-ı Hakk’ın hikmeti böyle gerektirmektedir. Bunun elbette bilemeyeceğimiz nice hikmetleri vardır. Ancak göz ile görünen bir hikmeti de şu olsa gerektir. Her şey bir anda yaratılsaydı, birçok esma tecelli etmeyecek ve bir çok mahluk yaratılmayacaktı.  Meselâ, Hâfiz ismine mazhar olan çekirdekler âlemi hiç olmayacaktı. O çekirdeklerin açılmasıyla tecelli eden Fettah ismi de tecellisiz kalacaktı. Her şey son haliyle bir anda yaratılsaydı, sadece koyunları görecektik, kuzular olmayacaktı, sadece  büyümüş insanları görecektik, bebekler olmayacaktı. Örnekler çoğaltılabilir.

O halde, biz de bir isteğimizin yaratılmasını İlâhî kudretten talep ederken, hikmete uygun hareket etmeğe mecburuz. Ekmeden biçmeyi bekleyemeyiz.

"Ve keza daire-i esbabın iktizası ile daire-i itikad ve tevhid'in iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli."

İslamiyet tevhid dinidir. İslam’dan önce insanlık aleminde şirk hakimdi. Herkes bir şeyi Allah’a ortak koşuyordu. Kimi putlara, kimi güneşe, kimi ineğe, kimi yıldızlara, kimi zamana tapıyor, kimileri teslise inanıyordu.  Kur’an-ı Kerim ve onun tebliğ  edicisi olan Allah Resulü (asm.) insanlık alemine tevhid dersini  en güzel ve mükemmel şekilde verdi.

Tevhidin iktizası denilince,  öncelikle Allah’ın zatını bir bilmek anlaşılır. Varlığı vacip, ezeli ve ebedi, mekan ve zamandan münezzeh, O’ndan başka varlık yoktur. Buna tevhid-i zat deniliyor.

Allah’ın bütün sıfatları sonsuzdur, yani ne kadar icraat yapılsa, bir anda böyle binlerce alem de yaratılsa O’nun  sıfatlarında hiçbir azalma düşünülemez. Ve yine Allah’ın bütün sıfatları  mutlaktır, yani başka hiçbir kudret, irade,.., o sıfatların icraatını engelleyemez, kayıtlayamaz. Onun sıfatlarına böylece inanmaya da tevhid-i sıfat deniliyor.

Cenâb-ı Hak bu sonsuz ve mutlak sıfatlarıyla birbirinden farklı sonsuz işler icra eder. Bunların tamamını yapan O’dur. Bu işleri görmesinde hiçbir yardımcıya ve ortağa ihtiyacı yoktur. Buna da tevhid-i ef’al deniliyor.

Bu hikmet dünyasında çoğu şeylerin yaratılışı  belli sebeplere bağlanmış.  Meyve istiyorsak meyve ağacı dikeceğiz, yumurta istiyorsak tavuk besleyeceğiz. “Daire-i esbabın iktizası” ifadesi bu manayı ders vermektedir. Yani bir şey elde etmek için hangi sebeplere uymak gerekiyorsa onlar eksiksiz yerine getirilecektir. Ancak, tevhidin iktizası da unutulmayacak ve bu sonuçların hiçbirini  o sebebin yahut sebeplerin kendi irade ve kudretleriyle, kendi rahmet ve merhametleriyle bize sunmadıkları da unutulmayacaktır. Yani, ne sebeplerden vazgeçilecek, ne de sebeplere gerçek manada tesir verilecektir.

Bunlar birbirine karıştırılırsa, ya yanlış bir tevekkül anlayışıyla tembellik yoluna girilir, yahut sebeplere tesir verilerek tabiatperest, esbabperest olunur.

"Ve keza kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sâir sıfatın tecelliyatı ayrıdır."

Vücud, var olma demektir ve  Cenâb-ı Hakk’ın Zatî sıfatlarındandır. Her mahluk var olmasıyla vücud sıfatından bir cilve taşımaktadır. Güneşin farklı aynalardaki cilveleri birbirinden farklılık gösterdiği gibi, her varlık da vücut sıfatını kendi mahiyetine ve kabiliyetine göre gösterir ve bildirir. Diğer sıfatların meselâ, hayat sıfatının da canlılardaki tecellileri birbirinden farklıdır. Bir kuşta da hayat vardır, insanda da, melekte de.

Allah’ın kudreti, vücudun bütün cilvelerine de diğer sıfatların bütün tecellilerine de ayrı şekillerde taalluk eder.  Kudret sonsuzdur, ama her varlığa taalluku ayrı ayrıdır. Bir çiçek de sonsuz kudretle yaratılmıştır, lakin onda o sonsuz kudretin azametini aramak insanı yanlış yola götürür.

"Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücudun tedricîdir. Berzahî âyinelerde âni ve def'îdir. Çünki icad ile tecelli arasında fark vardır."

Dünyada vücudumuz tedricen, yani kademeli olarak, safhalar halinde teşekkül eder. Kudret o vücuda böyle taalluk eder. Kabir aleminde ve onu takip eden ahiret hayatında ise kudretin taalluku ani ve defi olacaktır. Bunun küçük bir örneği rüyalardır. İnsan uyanıkken bir şehre , meselâ, üç saatte gidiyorsa, rüyada bir anda gider. Bu ikincisindeki çabukluk,  tecellinin çabukluğuna benzetilmiştir. Bir insan bir resmi bir ayda tamamlar, ama onun resmini çekmek, yahut onu bir aynada göstermek bir anda gerçekleşir. Bu ikincisinde, “tecelli çabukluğu” vardır. Cennette de bütün işler bu tecelli süratinde, belki daha da çabuk olacaktır.