"Dünyada cereyan eden ve husûle gelen her bir şeyin iki vechi vardır. Biri, âhirete bakar ki, nefsü’l-emirde en sabit, en ağır bu vecihdir. İkincisi, dünyaya, nefsine ve hevâya bakar. Bu vecih, hakaret, hiffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırabına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir." izah eder misiniz?


“Cereyan eden” ifadesi dünyanın, yaz ve kış, gece ve gündüz, sıhhat ve hastalık, ferah ve sıkıntı gibi gelip geçen, akıp giden hallerini hatırlatır. “Husule gelen” ifadesi ise o şeylerin kendi varlıklarını ifade eder. Buna göre, dünyanın ve ondaki hadiselerin iki ciheti vardır. Biri ahirete bakar;  diğeri ise o şeyin kendisine ve bu dünyaya bakar.

Meselâ, bir sofraya bu manada baktığımızda onda iki vecih görürüz: Birisi, yemeklerin kalitesi, çeşitleri, tatları, lezzetleri… Bu cihet insanın nefsine bakar, geçicidir,  bir süre sonra o cihetten hiçbir eser kalmayacaktır. Bu cihet kalbin teessürüne değmez.

İkinci cihet ise, o yemeklerin helal veya haram yönden kazanılmış olmaları, onların İlâhî birer ikram ve ihsan olarak görülüp görülmemeleri gibi hallerdir. Bu ikinci cihetle, o yemekten hâsıl olacak sevaplar yahut günahlar ebedi âlemde karşımıza çıkacaktır.

Her varlık ve her hadise bu mânada değerlendirilebilir.