"Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir." Buradaki, "mesele" ve "meselelerin hükümleri"ne misal vererek izah eder misiniz?


Meseleye tevhit açısından bakıldığında, tabiatın yerine âdetullah konulur, o kadar. Çünkü nevamis ve kuva âdetullah noktasından da aynıdır. Tabiri caiz ise, Allah’ın yaratma prosedürü değişmiyor, sadece tabiat yerine âdetullah ya da sünnetullah deniliyor.

Felsefenin hükmettiği fen ilimleri işin maddi ve sebepler boyutunu inceliyor, sebeplerin arkasında hakiki anlamda iş gören Allah’ın kudretini göremiyorlar. Onlar o sebebe bir isim ve unvan takmakla işi çözdüklerini zannediyorlar. Halbuki isim ve unvan vermek, işin mahiyet ve hakikatini tam anlamı ile çözüp tanımlayamıyor.

Materyalist ve pozitivist felsefe bir türlü "kanun" dedikleri şeyin arka cephesinde iş gören gerçek faili  görmek istemiyor. Yani kanun dedikleri şeyin Allah’ın kudreti ile kaim ve onunla devam eden bir şey olduğunu anlamak istemiyorlar. Kudret ile kanun arasındaki kuvvetli bağı ve münasebeti koparıp, kanunu ya kendi kendine olan ya tabiat dedikleri muhayyel bir şeye dayandırmaya çalışıyorlar.

Kâinattaki bütün kanunlara, prensiplere, kurallara Allah'ın kudret sıfatının birer tecellisi birer cilvesi nazarı ile bakabiliriz. İrade sıfatının arşı olan alem-i emir de kanunların emri yazıldıktan ve verildikten sonra, o emrin tatbik ve uygulamasını kudret sıfatı yapar. Mesela, alem-i emirde suya kaldırma kuvveti, güneşe itme ve çekme kuvveti emir olarak verilir; verilen bu emrin tatbik işini ise kudret sıfatı icra eder, o kadar.

Üstadımız bu hususa şöyle işaret eder;

Fakat caizdir ki, her bir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdetullahın kanunlarına birer isim olsun. Lakin kanun, kaidelikten tabiiliğe ve zihnilikten hariciliğe, itibariden hakikate ve aletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz."(1) 

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Nokta.