"Her şey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuttur." İzah eder misiniz?


"Her şey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuttur."

"Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani, kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu bulan, her şeyi bulur." 

Mana-yı harfi, her şeye Allah hesabına ve iman nazarıyla bakmaktır.

Mana-yı ismi ise, her şeye kendi adına ve kendi hesabına bakmaktır.

Bütün varlık âlemini Yüce Allah’ın isimlerinin aynası bilmek, onların üstünde Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını okumak, manayı harfiyle okumaktır. Kâinattaki bedi, garip ve harika eserlere mana-yı harfi ile yani Allah namına bakan ve ibretle okuyan mütefekkir bir insan, onlarda tecellî eden isim ve sıfatları okur, her varlık üstünde Cenab-ı Hakk’ın silinmez ve taklit edilmez mührünü, sikkesini ve damgasını, sonsuz ilmini, mutlak iradesini ve nihayetsiz kudretini görür. 

Kâinata mana-yı harfiyle bakan insan, semada sayısız yıldızları deveran ettiren, dağları yeryüzüne kazık ve direk yapan, zemini meyvedar ağaçlarla, sayısız ve mütenevvi çiçeklerle süsleyen Rabbinin azametini idrak eder. Böyle bir bakış; marifettir, fazilettir, ilimdir, tefekkürdür. Tefekkür ise en büyük bir ibadettir. 

Varlıkları kendilerine malik saymak, gördükleri vazifeleri kendi iradeleriyle yaptıklarını vehmetmek, onlarda tecellî eden isim ve sıfatları okuyamamak ise eşyaya mana-yı ismiyle bakmaktır. Kâinata mana-yı ismiyle bakan tabiatperetsler, onun arkasında tasarruf eden sonsuz kudreti göremez ya da görmek istemezler

Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi; "Cenab-ı Hakk'ın masivasına (kâinata) mana-yı harfiyle ve O’’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.” (Mesnev-i Nuriye)

Eserden müessire geçmek, nimetten mün’imi yani nimeti vereni görmek mana-yı harfidir. Meyveyi Allah’ın ikramı bilen bir insan, o meyveye mana-yı harfiyle bakmış olur. Zira o harika meyve kuru ağacın işi olamaz. O meyvenin vücuda gelebilmesi için kâinat lazımdır. O meyve kâinat fabrikasında dokunmuştur. O ağaç, Cenab-ı Hakk’ın Rezzak ismine aynadır ama meyveleri yapan o ağaç değildir. Ağaç, insanları tanımaz, onların meyveye ihtiyaçları olduğunu bilmez. O sadece bir sebeptir. O tenteneli perde arkasında Allah’ın Rezzâk, Kerîm, Latif isimlerini vardır. Tabiat perdesinde Allah’ın esma ve sıfat tecellilerini okuyamayan insanlar için tabiat tenteneli bir perde olmaktan çıkar, hakikatleri görmeye engel kalın bir perde olur.

Her ihtiyacını çevresindeki varlıkların düzenli ve hikmetli faaliyetleri sayesinde gördüğünü bilmeyen insan, her şeyi sahipsiz ve her hâdiseyi tabii görür, kendini batıl inanışlara ve yanlış felsefî akımlara kaptırır.

Fakat mana-yı harfi ile yani Allah’a bakan ciheti ile O’nun hesabına yaratıldığını düşünmesi noktasından varlığının bir şahit, bir meşud, bir vacit olduğunu bilir.

"Ben Allah ile varım, O’nun ile kaimim, O olmadan hiçim, O’nun eseri ve sanatıyım." diyen bir insan, Allah katında vardır, değerlidir. Rabbinin rızasını kazanmış ve Onun nazarında şahit ve meşhut olmuştur.

"Ben kendi kendime varım, varlığımı kendi kendime devam ettiririm, " diyen birisi de Allah katında yoktur, fanidir ve Onun rızasından uzaktır.  

Fanidir, yani bu bakışın devamlılığı yoktur ve sonu ebedî cehennemdir.

Mefkuddur, yani bu tarz varlık iddia edenler, yok ve gayri mevcut hükmündedirler.

Hâdistir, varlığı sonradan olmuştur, bir an belirip sonra sonsuza kadar yok alan yalancı bir ışık gibidir.

Madumdur, yoktur, insanı hiçliğe ve dipsiz bir karanlık kuyuya atar.

İnsan, vücuduna, varlığına güvendiği müddetçe bir hiç olur. İnsan bütün mevcudat gibi kendi varlığının da Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tecellisi olduğunu derk ederse, O’nu bulur ve varlığı ebedî olur. Zaten O’nu bulan her şeyi bulmuş olur...

Aksi halde kendi ışığına güvenen yıldız böceği gibi söner ve ebedî karanlığa mahkûm olur.

Aynada yansıyan ışık aynanın kendi malı değil, güneşin malıdır. İnsanın benliği de bir ayna gibidir, bu benlikte görünen cüz’i ilim, irade, kudret, sahiplik gibi sıfatlar Allah’ın isimlerinin tecellileridir. İşte nefis de bir ayna hükmünde iken kendini fail ve muktedir bilip Allah’a meydan okuyor. İnsan bu mana-yı ismi ciheti ile fanidir, yok hükmündedir ve yok olmaya da mahkûmdur.

İnsan, kul olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına ayna olduğunun bilirse, var olur. Kulluğunu unutur ve ayna olduğunu kabul etmezse, varlık ve serbestlik iddia ederse, yokluğa düşer ve fenaya gider. Yani varlıkta yokluk, yoklukta varlık vardır. İnsan benliği ile "Ben varım" derse yoktur; "Ben yokum, hiçim" derse, yani üzerindeki nimet ve ikramların kendinden değil, Allah’tan olduğunu bilirse vardır. Böyle olunca Allah’ın sonsuz isim ve sıfatlarına istinad etmiş ve yükselmiş olur.