"Cenâb-ı Hakk'ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev’inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden,.." İzah eder misiniz?


"Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakk'ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukabil şükretmeyerek, imkânat ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Hakk'tan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun?"(1)

Allah’ın insana vermiş olduğu varlık, hayat, ruh, insaniyet ve iman gibi küllî ve büyük nimetler birer vukuattır ve büyük bir şükür gerektirir. Bunun şükrünü eda etmeden, insanın verilmemiş bir nimete gözünü dikerek, isyan şeklinde "Allah neden bana şu şu nimetleri vermedi." demesi nankörlüktür ve su-i edebtir.

İmkânat ve ademiyat, insana henüz verilmemiş ve onun da hak etmediği nimetler mânasına gelmektedir. Verilmiş nimetlere şükretmeyen insanın, verilmemiş nimetlere gözünü dikerek isyanvarî bir şekilde Allah’a karşı saygısızlık etmesi iman ve kullukla asla bağdaşmaz.

İnsan hiç durmadan gece gündüz ibadet edip şükretse, yine de Allah’ın peşinen verdiği nimetlerin şükrünü ede edemez. Öyle ise insanın hak etmediği başka nimetleri hırsla ve mütehakkimane istemesi, tam bir cehalet ve nankörlüktür.

Üstadımız bu ince meseleyi şu temsil ile akla yaklaştırıyor:

"Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âli derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: 'Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım?' diye şekvâ ederek ağlayıp sızlasın; ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfrân-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder; divaneler dahi anlar."(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup.

2. bk. age.