"Sahabelerden ve Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiînden en yüksek mertebeli velayet-i kübra sahibi olan zâtlar, nefs-i Kur'andan bütün letaiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur'an onlar için hakikî ve kâfi bir mürşid olduğundan gösteriyor ki..." İzah?


İslam tarihinin en yüksek en müstesna en mümtaz ve en seçkin Müslümanları, başta sahabe olmak üzere tabiin ve tebe-i tabiindir. Bunun böyle olmasının nedenlerini kısa maddeler halinde izah etmeye çalışalım.

Birincisi, bu üç kuşak Kur’an’ı safi ve ari bir şekilde anlamışlar. Yani başka kültür, inanç ve ideolojilerin tesirinde kalmadan Kur’an’ı anlamışlar. Daha sonraki Müslümanlar fetihler sayesinde değişik kültür ve inançlarla tanışmış, onların etkisinde kalarak Kur’an’ı ilk üç dönemdeki gibi safi ve ari bir şekilde anlayamamışlar. Özellikle Yunan Felsefesinin Arapçaya tercümesinden sonra İslam coğrafyasının inanç dünyası ciddi anlamda kirlenmiş, zedelenmiş ve karışmıştır. Bu da tahkiki iman döneminden taklidi iman dönemine geçişe sebep olmuştur.

İkincisi, bu üç kuşak manevi bir güneş olan Peygamber Efendimiz (asm)'in bizzat maddi ve manevi terbiyesi ile yetişmiş kuşaklardır. "Güneşe en yakın olan onun ısı ve ışığından en çok istifade eder." fehvasınca, bu üç kuşak Peygamberimiz (asm)'in manevi iklimi ve feyzine en çok mazhar olan kuşaklardır. Bu iklimden uzaklaştıkça feyizde azalır.

Üçüncüsü, sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin döneminde iman, ibadet ve ahlak revaçta olduğu için bütün düşünce, duygu ve odak noktaları iman, ibadet ve ahlak hususuna kilitlenmişti. Çarşıda, pazarda, evde, savaşta tek düşünceleri Allah’ın rızasını kazanmaktı. Hâl böyle olunca, onların Kur’an’ı her noktada emmesi ve tam istifade etmesi doğal bir durumdur. Oysa sonraki dönemlerde gündem maddesi ya derd-i maişet ya siyaset ya da felsefe olmuştur.

Kur’an, duygu ve düşüncesi dünya ile kirlenmiş insanlara kendini açmaz, velayet-i kübra makamlarını ifaza ettirmez.