Yirmi Altıncı Söz, Zeyl, Birinci Hatveyi açar mısınız? İnsan neden en çok nefsini seviyor?


İnsan nefsine olan muhabbetinde o kadar ileri gider ki, onu mabuda layık bir tarzda metheder. Kusurlardan beri ve ayıplardan tenzih eder. Zaten zalim kralların uluhiyet dava etmeleri, nefsin ve fıtratın bu tabiatından dolayıdır.

 Kur’an-ı Kerim her şeyin Allah’ı hamd ile tesbih ettiğini ders vermekle, her mahluk gibi insanın da noksanlıklarla dolu olduğunu, onu yaratan ve bütün ihtiyaçlarını gören Rabbinin ise noksandan münezzeh olduğunu bildirir. Bu hakikati dinleyen insanların kalpleri şükür ve hamd ile nurlanır. Aksi yolda gidenler ise kendilerini en mükemmel bilmekle nefislerinin emrine girer ve helak olurlar.

Bir öğrenci herkesten çok bildiğini zannederse, dersine çalışmaz ve sınıfta kalır. Nefis bu tenbel öğrenci gibi olmaya taliptir. Bunun sonu ise ibadeti terkedip asi olmak, kulluğu bırakıp firavunlaşmaktır.

"BİRİNCİ HATVEDE:

" فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ ayeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefis etmemek. Zira, insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvela ve bizzat yalnız zatını sever; başka her şeyi nefsine feda eder. Mabuda layık bir tarzda nefsini metheder; mabuda layık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine layık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hatta, fıtratında tevdi edilen ve Mabud-u Hakikinin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek, مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte, şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir."(1)

“Evet, insan evvela nefsini sever. Sonra akâribini, sonra milletini, sonra zihayat mahlukları, sonra kâinatı dünyayı sever.”(2)

Nefis kelimesi “zât, kendi” mânasındadır; rûhla bedeni birlikte ifâde eder.

İnsanın muhabbetini kendi nefsine sarf etmesi, “sadece kendini düşünmesi, kendini sevmesi, kendi menfaatini esas alması, kendi imkânlarını genişletmesi” gibi tamamen menfaat ve enaniyet esasına dayanan bir sevginin esiri olması demektir. Hâlbuki insanın dünyâya gönderiliş gayesi bu değildir.

Esasen hiçbir varlık kendi zatı için yaratılmamıştır.

Dünya, Güneş etrafında süratle yol alırken kendi işine koşmuyor.

Güneş, ışığını etrafa saçarken, kendi yolunu aydınlatma gibi bir hedef gözetmiyor.

Ağaç, meyve verirken kendisi için vermiyor, rüzgâr da kendisi için esmiyor.

Her varlık Allah’ın emrindedir, onun askeridir, onun verdiği fıtri vazifeyi hassasiyetle yerine getirmektedir. Hiçbir şeyin varlığı kendisi için olmadığına göre, insan bu kaidenin dışında kalamaz. Zira o, ahsen-i takvimde yaratılmış en ileri mahluktur; arzın halifesidir, cennete namzettir. Bütün âlemleri yaratıp terbiye eden ve ona hizmet ettiren Rabbine iman etmek, kâinat kitabını mütalaa edip ilim ve irfanını artırmak gibi çok önemli vazifeler yüklenmiştir.

İnsanın yaratılış gayesi kendisi için değil, Allah içindir; onun marifeti ve muhabbeti içindir. Bu büyük hakîkatten gaflet eden bir insan, yaratılış gayesini sadece nefsine hizmet şeklinde belirlemekle nefsine bir nevi rububiyet vermiş olur ve onun emrine girer. İşte iç dünyası gaflet, kibir ve bencillikten yoğrulan böyle bir insanın ruh âleminde, ilahi emirlerin ve yasakların yerini nefsin arzuları alır.

Keza insan o mükemmel ruhunu ve her biri bir kudret mucizesi olan organlarını Allah’ın eserleri ve ihsanları olarak severse, bu rahmanî sevgi onun imanını ve marifetini inkişaf ettirir.

 “Demek ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin yahut acımalısın veyahut mutma’inne olduktan sonra şefkat etmelisin...”(3)

İnsan, kendisini durmadan kötülüklere sevk eden bir arkadaşını sevebilir mi? Elbette hayır! Onunla arkadaşlığı hemen terk etmesi gerekir. Aksi hâlde kendini büyük tehlikelere atar.

İşte nefis “emmare” mertebesinde iken, o kötü arkadaş gibidir. İnsana daima kötülükleri emreder. İnsan bu mertebede ancak ona düşman olmak ve onunla mücadele etmekle manevî hayatını tehlikelerden koruyabilir.

Nefsin sözü dinlenilmeyip hayır yolunda gidilirse, zamanla nefs-i emmarenin gücü azalır. Bu hâl devam ettikçe, nefis kötülüğü emretmekten uzaklaşır ve eski hâlini kınamaya başlar. Böylece o nefs-i emmare, nefs-i levvameye inkılab eder.

Bu arınma ve terakki yolculuğunda, bir safha sonra nefs-i mutmainne (huzura kavuşmuş, tatmin ol­muş nefis) makâmına çıkılır. Artık nefs-i emmare döneminin yanlışlıklarından, hatalarından kurtularak huzura kavuşmuş olan bu nefse, düşman olunmaz, ona şefkat edilir ve meşru dairede zevk ve lezzet almasına izin verilir.

Mesela, yıllardan beri namazını kılmakla Rabbine itaat yolunda yürüyen bir mümine, onun nefsi artık ne içki içmeyi ne de kumar oynamayı emredebilir. Bu günahlardan tam uzak kalmakla huzura kavuşmuş olan bu nefsin, meşru gıdalardan istifade etmesi ve yine meşru yolla zengin olması onun terakki yolculuğuna engel olmaz.

İnsanın kendisini kusursuz, noksansız, güçlü ve kuvvetli olarak vehmetmesi “ene”nin göstergesidir. Asıl mahiyetinin “kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuş” olduğunu bilmesiyle “ene” yırtılır. Bunlarla, “Fâtır-ı Zülcelâl’in kemal, cemal, kudret ve rahmetine ayinedarlık” ettiğini bilmesiyle de “hüve”yi göstermiş olur.

 “Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, onun esma ve sıfatına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû-i isti’mâl etmişsin. ...”(4)

Nimeti severken, Mün’im’i hatırlayan, mülkü severken Mâlik-i Hakikî’yi düşünen; kısacası, mahlukatı severken onların Hâlık’ını hatırlayan insân bu dağınık muhabbetlerini Allah’ın esmâ ve sıfatına teveccüh ettirmiş olur.

Sevenin de sevilenin de fani olması ve bu imtihan dünyasının insanın bütün zevklerini tatmine kâfi gelmemesi gösteriyor ki, insan bu dünyaya mahlukatı sevmek, zevk ve lezzet almak için gelmemiştir. Kendisine verilen “nihayetsiz muhabbet kabiliyeti” ile bütün sıfatları sonsuz kemalde bulunan Allah’ı sevecek, mahlukata da yine onun isim ve sıfatlarının tecellileri olarak muhabbet edecek, iman, salih amel, takva ve güzel ahlak sahalarında mertebeler katederek ebedî saadet diyarı olan cennete göç edecektir.

Dipnotlar:

1) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Zeyl.

2) bk. age., Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

3) bk. age.

4) bk. age.