"Dördüncüsü: Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads -ki, şimşek gibi sür’at-i intikaldir- daima onu tahrik eder..." İzah eder misiniz?


“Dördüncüsü: Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmâl etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir.”

Eşyanın renklerini ve şekillerini gözümüzle, seslerini kulaklarımızla, faydalarını da aklımızla biliriz.   Nice hakikatleri de vicdanen biliriz.  Meselâ, hayatta olduğumuzu vicdanen biliriz, yâni bu hakikati görerek, işiterek yahut deliller getirerek değil bizzat yaşayarak biliriz.

Üstat hazretleri kalbi tarif ederken şöyle buyurur. Formun Altı

“Kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, mâkes-i efkârı dimağdır.”  – İşarâtü’l-İ’caz

Demek ki, his âlemimizdeki hareketleri de  yine vicdanen biliyoruz.  Sevmemiz, korkmamız,  endişe etmemiz,  acımamız, şefkat  göstermemiz  kalbimizin  vicdanî yönüyle olmaktadır; duyu organlarımızla yahut  aklımızla değil. 

Aynı şekilde,  insan sonsuz âciz, sonsuz fakir olduğunu da yine vicdanen bilir. Bu sonsuz aczine ve fakrına rağmen hem iç organlarındaki bütün faaliyetlerden hem de kâinattaki sonsuz icraatlardan hiçbir endişe duymaksızın hayatını sürdürmesi, ancak vicdanın Allah’ı bilmesi ve   insana sahipsiz olmadığını bildirmesi sayesindedir.

Semavî  kitaplara  ve  peygamberlere kavuşan  insan  Allah’a  iman eder, aklı, kalbi ve vicdanı böylece tatmin olur ve huzur bulur.  Vahiy nurundan mahrum kalan insanlar ise vicdanlarındaki bu inanma ve ibadet etme ihtiyacını putlara tapmakla,  onlara  istinad  etmek ve onlardan yardım dilemekle tatmin etmeye çalışırlar.

Şems Sûresinde   güneşten başlanarak bazı mahlûklara kasem edilir. Son olarak  da nefse  kasem edilir  ve o nefsin  temel  özelliği şöylece nazara verilir:

 

“Sonra da ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene (andolsun ki)” – Şems Sûresi, 8

İnsanın yaratılışında  fücuru ve takvayı, iyi ile kötü şeyleri ayırt etme özelliği vardır.

İnsan bunların bir çoğunu vicdanen bilir. İslâm’dan hiç haberi olmayan bir kimseye güzel ahlâkın şubelerini saydığınızda vicdan bunların hepsini tasdik edecektir. Kötü ahlak şubelerinin ise hepsini reddedecektir. Meselâ,  doğru söylemeyi kabul, yalanı reddedecektir, adaleti kabul edip zulmü reddedecektir. Tevazuyu kabul, kibirlenmeyi reddedecektir.

İşte bütün güzellikleri kabul ve kötülükleri reddetme fıtratında  olan insan vicdanı en büyük güzellik olan imanı kabul, en ileri çirkinlik olan küfrü de rededer. Şu var ki, aşırı derecede dünyaya dalan, sefahattan  ve eğlenceden başka bir şey düşünemez hale gelen insanlarda bu vicdan takatten düşebilir ve görevini yapamaz hale gelebilir.

Bu risalenin başında tevhidin dört bürhanı sayılmış ve dördüncü bürhan olarak “ Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur.”  denilmiştir

Otuzuncu Söz’de geçen şu ifade bu konuyla yakından ilgilidir:

“Âfâkî malûmat nefse geldiği vakit, ene’de bir musaddık görür.”

Meselâ, Allah’ın Kadîr olduğu ve kudretini bu âlemde tecelli ettirdiği söylendiğinde insan,  kendisinde olan kudret sıfatı yardımıyla bu hakikate muhatap olabilir ve tasdik eder. Keza, Allah’ın nice nimetlerle insanlara ihsan ve merhametini gösterdiği haberi nefse ulaştığında, insan kendisine ihsan edilen merhamet duygusuyla bu ihsan manasını bir derece anlayabilir ve İlâhî merhamet haberini tasdik eder.

Vicdan da enenin bir yönüdür. Aynı manalar onun için de geçerlidir. Vicdan, gayb âlemine dair hakikatlerle görünen âlemdeki eşya ve hadiseler arasında ilgi kurabilir ve iki âlemin adeta bir buluşma noktası gibi olur.

Meselâ, Allah’ın zalimleri sevmediği haberini vicdan hemen tasdik eder. Zira, görünen âlemde vuku bulan bütün zulüm sahnelerinden vicdan rahatsızdır. Bunun gibi, bütün çirkinliklerden nefret ve bütün güzelliklere muhabbet etmek fıtratında olan vicdan,  başta Allah’a iman olmak üzere bütün güzellikleri sever ve yine başta küfür olmak  üzere bütün kötülüklerden de nefret eder.

Her insan, vicdanındaki bu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad ile biliyor ki, ben birinin kudretine dayanıyorum da endişesiz yaşıyorum ve birisi benim bütün ihtiyaçlarımı  görüyor da ben bu hayatımı rahatça sürdürüyorum.

“Hads-ki, şimşek gibi sür’at-i intikaldir-dâima onu tahrik eder. Hadsin muzâafı olan ilham, onu daima tenvir eder.  Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk-ı İlâhî, onu dâima marifet-i Zülcelâle sevk eder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i câzibedarın cezbiyledir.”

İnsan güzel bir manzara ile karşılaştığında hemen hayret eder. Bu hayret için insanın düşünmesi ve  “Bu güzel bir manzaradır,  buna hayret etmek gerekir .” diye karar verip de sonra hayret etmesi gerekmez.  Hads ile yâni sür’atli bir intikal ile bu safhaların hiçbirine   uğranmaksızın o temaşa bir anda hayrete dönüşür. Bu hayretin altında vicdanın Allah’ı bilmesi vardır. Yâni, o güzel manzarayı yapan ve yaratan Rabbinin kemaline ve cemaline hayran olmuştur.

Üstat hazretleri  insanın fıtratında “cemale karşı muhabbet, kemale karşı meftuniyet, ihsana karşı perestiş  vardır” buyurur.  Bu yüksek hakikatler, insanın güzelliği seven, mükemmelliğe meftun olan, iyilik ve ihsana karşı minnet  ve şükürle dolan vicdanını cezp eder, kendine celb eder ve onda ulvî duygular uyandırır. Bu nuranî hakikatleri  ifadeye dökme safhasında akla iş düşer. İşte akıl bu cemal, kemal ve ihsan tecellilerini doğru değerlendirdiğinde bunların  cansız eşyaya ve olaylara verilemeyeceğini idrak eder ve kalbi Allah’a  imana hazır hale gelir. Kalbin de kabul ve tasdik etmesiyle iman hasıl olur.

Hads;  işin başından sonuna bir anda intikal etmek demektir. Halk arasında “Leb demeden leblebiyi anlamak”  şeklinde ifade edilir. 

Muzaaf; kat kat fazla manasına gelir. Hadsin çok daha ileri derecesi ilhamdır. İnsan kalbinde şeytan vesvesesi ile melek ilhamı arasında sürekli bir mücadele vardır. Nefis ve şeytan insanı gaflete, günaha ve isyana götürmeye çalışırlarken, akıl ve vicdan da onu hakikat yönüne çekmeye çalışırlar. Bu melek ilhamı sayesinde hadsen bilinen  ve hissedilen  bir hakikat süratle kalbe taşınır. Ve o kulun kalbinde Rabbini tanıma, O’na şükür ve ibadet etme arzusu kuvvet bulur. Bu arzu,  daha da kuvvetlenmekle iştiyaka ve nihâyet İlâhî aşka inkılab eder.