“Arif-i billahın aczden ve mehafetullahtan lezzet almasını" biraz açar mısınız? Verilen misalde annesinin sinesine korkuyla sarılan çocuktaki halet, bir refleks ve sevk-i fıtrinin bir tezahürü değil midir?


Üstadımız bir risalesinde sevgi ve korku için harika bir ölçü getirir: “Cemaline muhabbet etmek, celalinden havf etmek.”

Allah’ın kudreti, azameti, izzeti, Kahhar ve Cebbar gibi celâl ifade eden isimleri düşünüldüğünde kalpte bir korku hâsıl olur. Bu korku kalbin bir vazifesi, dolayısıyla bir ibadetidir. Aynı şekilde, insan Allah’ın rahmetini, keremini, affını, Rahmân, Rahîm, Kerîm, Ğaffar, Rezzâk gibi cemalî isimlerini düşündüğünde kalbinde bir muhabbet duygusu meydana gelir. Bu cemâlleri sevmek de kalbin bir vazifesi ve bir ibadetidir. Allah’ı sevmek de O’ndan korkmak da mahlûkata beslenen sevgi yahut korkuya benzemez. Bunların birer ölçüsü vardır.

Âyet-i kerîmede de açıkça beyan edildiği gibi, muhabbetin ölçüsü, Habibullaha ittiba etmektir.

“De ki, ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin (uyun). Ta ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok Ğafur ve Rahimdir.’” (Âl-i İmran, 3/31)

âyetindei’câzlı bir îcâz vardır. Çünkü çok cümleler bu üç cümlenin içinde derc edilmiştir. Şöyle ki:

Şu âyet diyor ki: “Allah’a (cellecelâluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz; Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”

Demek ki, sevginin ölçüsü salih ameldir, Allah Resulüne uymaktır. Aynı şekilde, korkunun ölçüsü de takvadır, haramlardan sakınmak, şirkten korkmak, kalbini mahlûkata kaptırmamaktır. İşte arif insanlar salih ameli de severler, takvayı da. İbadeti severek yaptıkları gibi haramlardan da yine kendi istekleriyle ve severek kaçınırlar.

Üstad hazretleri, bir çocuğun; “Annesinin şefkatli tokadından kaçıp yine annesinin sinesine iltica etmesi” misaliyle, Allah’ın gazabından korkan mü’minlerin yine Allah’ın rahmetine sığınmaları gerektiğini ders veriyor. Bir mü’minin haramdan kaçınca helale kavuşması, takva dairesinde yaşamakla amel-i salihe ulaşması da aynı misalle ortaya konulmuş oluyor. Takva, insanın cehennemden kaçması, salih amel ise cennete koşması olarak düşünülürse, her ikisi de kulu Rabbine ulaştırır ve O’nun rızasına kavuşturur.