MUZAFFER ERDEM


MU­ZAF­FER ER­DEM Ağa­bey, 1923 De­niz­li-Acı­pa­yam do­ğum­lu­dur. Ha­va ast­su­bay­lı­ğın­dan emek­li ol­muş­tur. Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni ilk de­fa 1952 se­ne­sin­de Bar­la’da zi­ya­ret et­miş­tir. Daha son­ra­la­rı, bil­has­sa Es­ki­şe­hir’de de­fa­lar­ca zi­ya­ret­ler­de bu­lun­muş­tur. Muzaffer ağabey çok uzun bir süredir İzmir’de ikamet ediyor.

Mu­zaf­fer Ağa­be­yi ta­nı­ma­yı ve uzun se­ne­ler ya­kı­nın­da bu­lun­ma­yı ken­dim için bir şans ola­rak gö­rü­yo­rum, bu­nun için de Al­lah’a şük­re­di­yo­rum! Ken­di­le­ri­nin hal ve ta­vır­la­rın­dan, Üs­tad’ımı­zın mes­lek ve meş­re­bi­ni an­la­mam ko­nu­sun­da çok is­ti­fa­de et­ti­ği­mi bi­li­yorum.

Mu­zaf­fer Er­dem Ağa­bey, oku­du­ğu ve­ya ko­nuş­tu­ğu za­man, gür se­siy­le hi­tap et­ti­ği cema­at­te bir he­ye­can, bir dal­ga­lan­ma mey­da­na ge­lir. Az ko­nu­şur, fa­kat ko­nuş­tu­ğu za­man da ken­di­si­ni pür­dik­kat din­le­tir. Ders oku­du­ğun­da, ek­se­ri­ya Söz­ler’in en ba­şın­da­ki “Ey kar­deş! Ben­den bir­kaç na­si­hat is­te­din. Sen bir as­ker ol­du­ğun için as­ker­lik tem­si­la­tıy­la, se­kiz hi­kâ­ye­cik ile bir­kaç na­si­ha­ti nef­sim­le be­ra­ber din­le...” kıs­mın­dan baş­lar. Genç­li­ğin­de bir baş­ka kah­ra­man “Mu­zaf­fer” ile (Asr­lan) beraber ka­sa­ba ka­sa­ba ri­sa­le ta­şı­dı­klarını da biliyoruz.

İş­te ken­di­le­rin­den din­le­di­ğim ve ricam üzerine kendi el yazısı ile yazıp verdiği ha­tı­ra­lardan bazıları:

“Ağa­bey­ler o ka­dar yok­luk için­dey­di ki…”

“Ön­ce­le­ri yi­ne bir as­ker olan Ali De­mi­rel’in ver­di­ği Eş­ref Edip’in Ta­rih­çe-i Ha­yat’ını oku­muş­tum. Ali De­mi­rel, Ömer Ha­lı­cı (Sab­ri Ha­lı­cı Ağa­be­yin oğ­lu, şe­hit pi­lot) ve Ya­şar Seçkin’le be­ra­ber ri­sa­le­le­ri okur­duk. Üs­tad’ı zi­ya­re­te ka­rar ver­dim. Muh­te­me­len 1954 yı­lı idi, Ra­ma­zan ayı için­dey­dik… O sı­ra­da Üs­tad, Bar­la’da idi. Ön­ce Is­par­ta’ya git­tim. Fa­kat çok zi­yaret­çi ol­du­ğun­dan Üs­tad ra­hat­sız olu­yor­du, ağa­bey­ler de gö­tür­mek is­temi­yor­lar­dı. Ar­tık ümidi­mi kes­miş ola­rak ge­ri dö­ner­ken Cey­lan Ağa­bey pe­şim­den gel­di, ‘Se­ni Üs­tad’a gö­tü­re­ce­ğim’ de­di.

“Bar­la’ya var­dı­ğı­mız­da Zü­be­yir, Ta­hi­ri, Sun­gur Ağa­bey­ler ora­day­dı. İf­ta­rı yol­da aç­mıştık. Mü­ba­rek el­le­rin­den öp­tüm. Ana­mı ba­ba­mı sor­du. Ben Üs­tad’ı res­mî el­bi­se­ler­le zi­ya­ret edi­yor­dum. Ağa­bey­le­rin ye­me­ği dik­ka­ti­mi çek­miş­ti. Zü­be­yir Ağa­bey fa­sul­ye pi­şir­miş. Fa­kat fa­sul­ye­ler su­yun için­de zor bu­lu­nu­yor­du; ba­zen ka­şı­ğa gi­ri­yor, ba­zen de sırf su içi­li­yor­du. O ka­dar yok­luk için­dey­di ağa­bey­ler... Şim­di­ki ha­li­mi­ze ba­kıp is­raf et­me­mek la­zım! Üs­tad yoğurt­lu pi­rinç ye­me­ği­ni ‘Bu­nu mi­sa­fi­re ve­rin’ di­ye ver­di. Te­ra­vih na­ma­zı­nı ve sa­bah na­ma­zı­nı ders­ha­ne­nin bi­ti­şi­ğin­de­ki Yo­kuş­ba­şı Mes­ci­di’nde Üs­tad’ın ar­ka­sın­da kıl­dık. Üs­tad, ‘Kar­da­şı­mın yol pa­ra­sı yok­sa be­nim he­sa­bı­ma bir tak­si tu­tun’ de­di. Ben öğ­len na­ma­zı­nı da Üs­tad’ın ar­ka­sın­da kıl­mak is­ti­yor­dum. Cey­lan Ağa­be­ye söy­le­dim. Üs­tad be­nim git­me­di­ği­mi gö­rün­ce ‘Mi­sa­fir ni­ye git­me­di?’ di­ye sor­du. Cey­lan Ağa­bey de ar­zu­mu söy­le­di. Üs­tad’ın ar­kasın­da tek­rar na­maz kıl­mak na­sip ol­du...

“Daha son­ra­la­rı Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni Is­par­ta ve Es­ki­şe­hir’e ge­liş­le­rin­de de­fa­lar­ca zi­ya­ret et­tim. Yıl­dız Ote­li’nde ve Ab­dül­va­hit Ta­bak­çı’nın evin­de ka­lı­yor­du. Biz de zi­ya­ret edi­yor­duk. Bi­ze, ‘Se­ni Zü­be­yir, Ta­hi­ri, Sun­gur, Bay­ram, Cey­lan, Hüsnü... gi­bi ka­bul edi­yo­rum’ der­di. Ben şim­di bu ağa­bey­le­rin isim­le­ri­ni say­ma­sı­nın sır­rı­nı, ‘On­la­ra tâ­bi olun’ ma­na­sın­da ol­du­ğu­nu an­lı­yo­rum...

“Has­la­rın ha­ya­tı, Ri­sa­le-i Nur’a ait­tir”

“Bir ke­re­sin­de Üs­tad ba­na, Se­la­hat­tin Çe­le­bi’nin ev­li­li­ği­ni sor­du. Se­la­hat­tin Ağa­bey o sı­ra­lar­da Kon­ya’day­mış ve Kon­ya­lı Sab­ri Ha­lı­cı Ağa­be­yin ke­ri­me­siy­le ev­len­miş. Fa­kat ev­li­lik prob­lem­li olu­yor ve bo­şan­ma no­kta­sı­na ge­li­yor... İş­te Üs­tad, ben­den bu­nu so­ru­yor­du. Be­nim bu hu­sus­ta ma­lu­ma­tım yo­ktu.

“Üs­tad Haz­ret­le­ri, ta­le­be­le­ri­nin her ha­liy­le il­gi­le­ni­yor­du. Emirdağ Lâ­hi­ka­sı’nda­ki mek­tup, bu ev­li­li­ğe ba­kar: ‘Se­la­hat­tin, hu­su­sî, ken­di­ne ait bir me­se­le­yi so­ru­yor.

“Dün­ya, ha­yat-ı iç­ti­mai­ye­ye bağlan­mak is­ti­yor. Ma­dem o has­lar için­de­dir, kat’iyen Ri­sa­le-i Nur’un hiz­me­ti­ne za­ra­rı var­sa, gir­me­ye­cek. Eğer bil­se ki, o re­fi­ka-i ha­ya­tı­nı ba­zı has kar­deş­le­ri­miz gi­bi Ri­sa­le-i Nur’un hizme­tin­de yar­dım­cı ola­rak ça­lış­tır­sa, o ha­ya­ta gi­re­bi­lir. Çün­kü has­la­rın ha­ya­tı, Ri­sa­le-i Nur’a ait­tir ve şahs-ı ma­ne­vî­si­ni tem­sil eden şa­kirt­le­ri­nin ten­si­biy­le ka­yıt al­tı­na gi­re­bi­lir. Pe­der ve va­li­de­si­nin rey­le­ri de var­sa, inş­aal­lah za­ra­rı ol­maz.’ (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, 80)

 “Or­duy­la 50 se­ne­dir alâ­ka­da­rım”

“Es­ki­şe­hir’de Ab­dül­va­hit Ta­bak­çı’nın evin­den çı­kar­ken Üs­tad’a mer­di­ven­ler­de ye­tiş­tim. Yi­ne res­mî kı­ya­fe­tim var­dı. Sır­tı­mı sı­vaz­la­yıp, ‘Kar­de­şim! Ben 50 se­ne­dir or­duy­la alâ­ka­darım…’ di­ye­rek or­du­ya il­ti­fat­lar­da bu­lun­du.

“Ömer Ha­lı­cı, Sab­ri Ha­lı­cı Ağa­be­yin oğ­lu­y­du. Ba­şa­rı­lı bir pi­lot­tu. Son­ra­dan çok iyi bir Nur­ talebesi ol­du... Bir gün fi­lo ku­man­da­nı ola­rak Man­yas Gö­lü üze­rin­de uçar­ken uça­ğı dü­şü­yor ve şe­hit olu­yor. O sı­ra­da Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı’nda an­la­tı­lan Bar­la Gö­lü’nde­ki ka­yı­ğın bat­ma ha­dise­si olu­yor. Üs­tad’ın ka­yı­ğı bat­mak üze­rey­ken kur­tu­lu­yor­lar. Sa­hi­le çık­tık­la­rın­da ateş ya­kıp Üs­tad’ı ku­ru­lar­lar­ken bu şe­ha­det ha­be­ri ge­li­yor. Üs­tad o za­man, ‘Ömer be­nim ye­ri­me şe­hit ol­du!’ di­yor.

“‘Aziz kar­deş­le­rim! Bu de­fa mo­tor­lu ka­yık için­de Eğ­ri­dir’den Bar­la’ya gi­der­ken de­ni­zin deh­şet­li, em­sal­siz fır­tı­na­sı, ley­le-i ka­dir­de­ki deh­şet­li has­ta­lık gi­bi, zah­met no­kta­sı­nı kal­dı­rıp, bü­yük bir rah­me­te ve­si­le ol­du­ğu­nu siz­le­re müj­de ve­ri­yo­rum! Al­tı ar­ka­daş­la be­ra­ber şe­hit olmak, ye­di ih­ti­mal­den al­tı ih­ti­mal­le de­niz bi­ze ge­niş bir ka­bir ol­mak için ze­min ha­zır­lan­dı… Said Nur­sî’ (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-II, 198)

 “Ki­tap he­di­ye edi­lir­ken has­sas dav­ra­nıl­ma­lı”

“İn­san­la­ra ve sev­dik­le­ri­mi­ze Ri­sa­le-i Nur­la­rı he­di­ye eder­ken çok has­sas dav­ra­nıl­ma­lı. Çün­kü in­san­lar pa­ra­sı­nı ver­me­dik­le­ri şey­le­rin kıy­me­ti­ni bi­le­me­ye­bi­li­yor. Bu hu­sus­la alâ­ka­lı biz­zat ya­şa­yan­lar­dan din­le­di­ğim bir ha­tı­ra:

“Na­zil­li’den rah­met­li Mus­ta­fa Öz­türk, köy­le­re, ka­sa­ba­la­ra çok sa­yı­da be­da­va ki­tap­lar da­ğı­tı­yor. Son­ra bir grup Na­zil­li­li zi­ya­re­ti­ne git­tik­le­ri Üs­tad’ımı­za bu hiz­me­ti an­la­tı­yor­lar. Her­kes tak­dir ve teb­rik bek­ler­ken Üs­tad’ımız bir­den iki el­le­ri­ni diz­le­ri­ne üç-dört ke­re çır­pı­nır gi­bi vu­ra­rak, ‘Ey­vah! Ki­tap­la­rım hel­va kâ­ğı­dı ol­du. Ey­vah! Ki­tap­la­rım hel­va kâ­ğı­dı ol­du…’ diye üzün­tü­sü­nü ifa­de edi­yor. Es­ki­den işe ya­ra­ma­yan es­ki ki­tap­la­rın yap­rak­la­rı­nı hel­va sa­tan­lar kul­la­nır­lar­mış… De­mek ki bi­ri­si­ne ki­tap ve­ri­lir­ken müm­kün­se pa­ra­sı alın­ma­lı ve­ya oku­duktan son­ra ge­ri ia­de­si is­ten­me­li; tâ ki kıy­me­ti­ni bi­le­rek al­sın.

“Pi­lot­suz ta­y­ya­re va­zi­fe­si­ni tam yap­mış­tı”

1968 yılının Ramazan ayında, Eskişehir 1.Hv. Üs. Komutanlığında Kur. Albay Ömer Çokgör ve Albay Vahdet Gürol, uçuşla alâkalı personeli uçuş emniyeti mülâhazasıyla oruçtan yani emr-i İlâhî olan farzdan men ettiler. “Kimse oruç tutmayacak” dediler. Oruçda ısrar edenlere senelik izin verilecek diye de emrin altına not koydular.

İçindeki milyarlarla insanla beraber Dünya tayyaresini pilotsuz gezdiren, bütün seyyareleri aynı tarzda bizlere ibretle gösteren Cenab-ı Hak, Emrine “itaat edenlere” ve “muhalefet edenlere” ibretli bir film-i İlahi’yi gösterdi. Mezkûr emirden çok müteessir olan Allah’a ve âmirlerine itaatkâr askerler de hadiseyi ibretle seyrettiler.

Şöyle ki:

Emri takip eden bir hafta içinde, oruçsuz iki subay pilot, iki kişilik “F-100” jet tayyaresine binip vazifeye gidiyorlar. Vazifesini bitiren pilotlar dönüşlerinde motorlarında meydana gelen büyük bir patlama sesinden korkup, “tayyare düşüyor” diye ikisi birden paraşütle atlıyor ve sağ salim yere iniyorlar. Tayyare de sağ salim pilotsuz uçuşuna devam edip uça uça Eskişehir üzerine geliyor.

Pilotsuz tayyare Eskişehir üzerinde bir müddet alçalıp yükseldi, dairevari manevralar yaptı... Eskişehir üzerinde bir yer arar gibi dolaştı, dolaştı… Pilotsuz tayyare Eskişehir halkının ve pilotların dikkatlerini çekti, ahaliyi de korkuttu. Herkes Eskişehir Üs Komutanlığını telefonla arayıp, bu uçağın tehlikeli uçuşlar yaptığını, büyük bir tehlikeye sebep olacağını söyleyerek men edilmesini istediler. Fakat tayyarenin pilotsuz olduğunu da kimse tahmin edemiyor. Atlayan pilotlar da merkezle henüz irtibat kuramamışlar. Hakiki kumandan Allah’ı da bilmiyorlar.

Sonra pilotsuz uçak Yıldıztepe’deki havacı subayların lojmanlarına doğru yöneldi. Akarbaşı üstündeki küçük bir tepeye çarpıp orada bulunan bir merkep ve insana değdikten ve ağırlıklarını, yani kanat ve kuyruklarını bıraktıktan sonra, torpil haline gelen motor kısmı ile doğruca orucu yasak eden, mezkûr iki âmirin oturduğu lojmana çarpıp büyük bir delik açıyor. Binada kimse olmadığından yalnız eşyalar tahrip oluyor. Böylece pilotsuz tayyare de herkesin gözüyle şahit olduğu vazifesini ve ihtarını tam yapmış oluyordu.

 “İb­ret­li bir ha­di­se daha…”

“Bir gün Bi­rin­ci Hv. Üs. K.lı­ğı ba­kım evin­de pa­ra­şüt­ha­ne­nin bir oda­sın­da beş-al­tı ar­kadaş­la be­ra­ber ‘Ke­mal Öza­rar’ is­min­de bir Asb. Bçvş. bi­ze Kur’an ya­zı­sıy­la ya­zıl­mış bir ri­sa­leden par­ça­lar oku­yor­du. Ani­den ka­pı açıl­dı. İçe­ri­ye ku­man­da­nı­mız Alb. Mah­mut Ahıs­ka gir­di. ‘Ne ya­pı­yor­su­nuz!’ di­ye sor­du. Ar­ka­da­şı­mız Ke­mal de, ‘İş­te bu ki­ta­bı oku­yo­ruz’ de­di.

“Ku­man­dan ki­ta­bı eli­ne al­dı, evir­di çe­vir­di, es­ki ya­zı bil­me­di­ği için me­ra­kı art­tı. Son­ra rast­ge­le bir sa­y­fa aç­tı, eliy­le bir ye­re işa­ret edip ‘Şu­ra­yı oku!’ di­ye emir ver­di. Al­bay dâ­hil hepi­miz ayak­ta du­rup şu ha­ri­ka der­si din­le­dik:

“‘Sa­ni­yen: İs­lâ­mi­ye­tin mu­kad­des mil­li­ye­ti, bu va­tan ev­lâ­dı­nın ha­yat-ı iç­ti­mai­ye­si­ne kazan­dır­dı­ğı yü­zer fai­de­den iki fai­de­ye mi­sal ola­rak be­yan ede­ce­ğiz: Bi­rin­ci­si: Şu dev­let-i İs­lâ­mi­ye yir­mi-otuz mil­yon iken, bü­tün Av­ru­pa’nın bü­yük dev­let­le­ri­ne kar­şı ha­ya­tı­nı ve mevcu­di­ye­ti­ni mu­ha­fa­za et­ti­ren, şu dev­le­tin or­du­sun­da­ki nur-u Kur’an’­dan ge­len şu fi­kir­dir: ‘Ben öl­sem şe­hi­dim, öl­dür­sem ga­zi­yim.’ Ke­mal-i şevk ve aşk ile ölü­mün yü­zü­ne gü­le­rek is­tik­bal et­miş. Dai­ma Av­ru­pa’yı tit­ret­miş... Aca­ba dün­ya­da ba­sit fi­kir­li, sa­fi kalp­li olan ne­fe­ra­tın ruhun­da şöy­le ul­vî fe­da­kâr­lı­ğa se­be­bi­yet ve­re­cek, han­gi şey gös­te­ri­le­bi­lir, han­gi ha­mi­yet onun ye­ri­ne ika­me edi­le­bi­lir ve ha­ya­tı­nı ve bü­tün dün­ya­sı­nı se­ve­rek ona fe­da et­ti­re­bi­lir?’ (Mek­tu­bat, 326)

“Der­si­miz ku­man­da­nın em­riy­le oku­nup din­len­dik­ten son­ra Ri­sa­le-i Nur’un bu ha­ri­ka ke­ra­me­ti kar­şı­sın­da ku­man­dan şaş­kın­lık için­de tek­rar sert bir şe­kil­de ‘Oku­yun!’ di­ye emir verip çı­kıp git­ti. Al­lah on­dan ve onun gi­bi bü­tün ku­man­dan­la­rı­mız­dan ra­zı ol­sun! Hem Allah’ımı­za, hem ku­man­dan­la­rı­mı­za ay­nı şevk ve ga­ye­ler­le ita­at et­me­ye ve ina­yet-i İlâ­hî­nin celbi­ne ve­si­le et­me­ye dev­let-i Rab­ba­ni­ye ve cum­hu­ri­ye­nin bir fer­di ve as­ke­ri ola­rak Al­lah’tan (c.c.) di­le­rim. Baş­ta Üs­tad’ım Be­di­üz­za­man Said-i Nur­sî (r.a.) ola­rak za­ma­nı­mız­da Kur’an’a, ima­na, İs­lâm’a Ri­sa­le-i Nur’la hiz­met eden­ler­den Al­lah ra­zı ol­sun! Et­me­yen­le­re de Ce­nab-ı Hak hiz­met­ler na­sip ey­le­sin! Âmin...”

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

1923'te Denizli'nin Acıpayam kazasında doğdu. Emekli Başçavuştur. Müteaddit defa Bediüzzaman'ı ziyaret edip feyiz ve irfan sahibi olmuştur.

Bursa'da, emekli hava astsubayı Muzaffer Erdem Beyefendinin evindeyiz. Bediüzzaman'ı ziyaret hatıralarını tesbit etmek istiyorum. Yılların hatıralarını, denizden bir damla da olsa, zerre de olsa, o anları tekrar yaşatmak, o mesud zamanlara yeniden gitmek, dinlemek hasreti içindeyim. Türk ordusunun şerefli bir mensubu olan Muzaffer Erdem anlatıyor:

"Elli yıldır ordu ile alâkadarım"

"Sırtımda resmî elbiseyle, havacı üniformasıyla Üstadımız Bediüzzaman'ın ziyaretine giderdim. 'Ben elli yıldan beri ordu ile alâkadarım' diye, Türk ordusuna çok iltifat ederek, manevî alâkasını gösterirdi.

"Ben ilk defa kendisini ziyaret edip, ellerini öpüp, dualarını almak niyetiyle Isparta'ya gitmiştim. Çok gelen olduğu için, rahatsız etmesinler diye, talebe ve hizmetkârları ziyaretçilere mâni oluyorlardı. Bu durumdan üzülmüştüm. Baktım, Ceylân Çalışkan peşimden geliyor. Bana, 'Sen müteesir olma, ben seni götüreceğim' demişti. Mübarek Ramazan ayı idi. Günlerden Perşembe, sene de 1952 veya 1953 idi. Daha önceleri, Sabri Halıcı'nın oğlu hava şehidi Ömer Halıcı ve Ali Demirel ile tanışıyorduk. Ali Demirel bana bazı kitapları ve bu arada Eşref Edip'in Bediüzzaman Said Nursî isimli kitabını vermişti. O zamanlar Ömer Halıcı, Ali Demirel ve Yaşar Seçkin'le daima beraber olurduk. Manevî irtibatımız çok olmuştu. Balıkesir'de çok harika Nur dersleri yapılırdı.

"Ceylân Çalışkan beni Isparta'dan alıp Barla'ya getirmişti. İftarı yolda yaptık. Barla'da Mustafa Sungur ve Zübeyir Gündüzalp'ler de iftar yapmışlardı. Az sonra Üstad Bediüzzaman elinde bir yemek tabağı ile soframıza geldi. 'Bunu misafire verin' diye, yoğurtlu pirinç karışımı yemeği bize ikram etti. Zübeyir Gündüzalp Ağabey fasulye çorbası yapmıştı.

"Ziyaretim esnasında Üstad'ın o nurlu ellerinden öptüm. Üstad bana köyümü, anamı, babamı sordu. O gün Nur medresesinin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidinde Üstad'ın arkasında teravih kıldık. Geceyi orada geçirdim. Sabah namazını da orada kıldık.

Üstad 'Seni misafir etmek lâzım, ama gitmen lâzım, çünkü seni bekleyen var.' dedi. 'Paran yok mu? Zübeyir, eğer parası yoksa benim namıma bir araba tutun benim kardaşıma.' Mustafa Sungur Ağabey, 'O vazifeyi ben yaparım' dedi. Öğle olmuştu. Camiin sofasına çıkmıştı. Üstad, 'Misafir niye gitmedi?' dedi. Daha evvel Ceylân Çalışkan'a yine Üstad'ın arkasında namaz kılmak istediğimi söylemiştim. Ceylân bunu söyledi Üstada, 'Sizin arkanızda namaz kılmak istiyor.' dedi. Öğle namazını da Yokuşbaşı Mescidinde yine Üstad'ın arkasında kılmak nasip oldu. Üstada küçük bir hediye götürmüştüm. Ayrıca Ahmed Özyazar Hücumat-ı Sitte'yi yazmış, benimle göndermişti. Üstad, yazılan bu risaleye çok sevindi, çok alâka gösterdi. Selâhaddin Çelebi ile Sabri Halıcı'nın kızı boşanmışlardı. Üstad benden bu meseleyi sordu. Ben hem anlayamadım, hem de meseleye vâkıf değildim.

"Üstad'ın sesi bazan hafif çıkardı. Zübeyir Ağabey Üstad'ın söylediklerin bize tekrar ederdi. Ben Üstadı Eskişehir ve Isparta'da ziyaret ederdim. Eskişehir'de arabaya bindiği zaman bir kadın, 'Bana dua et!' diye yalvarıyordu. Üstad ona dualar etti.

"Ordudan ayrılmamak lâzım"

"Üstad orduda kalmanın lüzumunu söylüyor, 'Ayrılmamak lâzım' diyordu. Eskişehir'de haftada bir Üstadı ziyaret ediyorduk. Barla'da ziyaret ettiğimde postaya atmam için bir mektup vermişti. Üstad'ın bana o mektupla birlikte verdiği yirmi beş kuruşu sakladım. Mektubu postaya başka parayla attım.

"Eskişehir'e çok sık geliyordu. Son ziyaretimde yine resmî elbise ile gitmiştim. Oğlum Fethi'nin de Üstadı görüp, elini öpmesini çok arzu ediyordum. Üstad'ın kaldığı Abdülvahid Tabakçı'nın evine gitmiştim. Son ziyaretimde çocukları da niyet ederek Üstad'ın elini üç- dört defa öptüm.

Ordudan istifa etmek niyetinde iken Zübeyir Gündüzalp kendisine şu mektubu yazmıştı:

"Aziz, kahraman kardeşim, Muzaffer Bey,

"Evvelâ: Hem size, hem imtihan günlerinde 'şefkat kahramanı samimî ve fedekâr hanım' şeref-i manevîsine mazhar olup, devair-i resmiyede Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin talebeliğine has, kahramanca mukabelelerde bulunan Nur hemşiremize selâm ederim. Her ikiniz de Risale-i Nur'un feyyaz mütalaasında ve kudsî hizmetinde muvaffakiyetler dilerim. Her ikiniz de müstecap dualarını beklerim.

"Saniyen: Nur kahramanı ve fedaisi Mustafa Sungur Efendi kardeşimizden bir mektup aldım. İyice anlayamadım. Sizin bana emeklilik hususunu sormuş olduğunuzdan bahsediyor ki, bu âna kadar işitmedim. Her hususta olduğu gibi, bu hususta da isabetli rey arz etmekten mahrum durumdayım. Her mesele ve müşkilimi halletmekte, müdebbir-i âm ve hakikatbîn olan muazzez Üstadım Hazret-i Bediüzzaman'ın eserine, sözüne, hâl, kâl ve vâkıalarına müracaat ettiğim gibi, bu mevzuda da merhum ve mübeccel Üstadımızın şu meâl ve mânâlardaki sözleri geldi:

"Ben İslâm ordusu ile çok alâkadarım. Bu alâkadarlığıma sizler (astsubaylara hitap) cevap olarak Risale-i Nur'a sahip çıktınız. Ben size, bir avuç olarak şahsınıza değil, bir müşir olarak, ordunun bir mümessili olarak hitap ediyorum.'

"Hulûsi Bey ve onun vasıtasıyla Nur'ları ordu içinde neşreden  kahramanları, astsubaylara lütuf buyurduğu derslerde takdirle yâd ederlerdi.

"Lisan-ı hal, lisan-ı kalden ziyade müessirdir. Fedakârlık, kalbdeki kuvvet-i iman, manyetizma gibi tesir eder. Onun için fedakârlığa fazla ehemmiyet veriyorum.

"Mesleğimizde ehemmiyet, kemmiyetten ziyade keyfiyettedir. Halis bir Nur talebesi evden dışarı da çıkmasa, hizmeti noktasında bir kutub gibi nokta-i istinad olabilir. Halis bir Nur talebesi yüz kişi kuvvetindedir.

"Hem bunları, hem istifa edecek Nur talebesi kahraman kardeşlere Hazret-i Üstadımızın izin vermediğini hatırlıyorum. Muhterem kardeşim, efendim, M. Sungur'un 'Orada hizmeti azîmdir' sözünü tahattur ediyorum. Şahsî zararlarınız da olsa mümkün olduğu kadar ordudan ayrılmamak ve isabetli rey ve dirayetinize takdim ediyorum.

"Fedakâr-ı İslâm, kumandan-ı ekber, seyfü'l-İslâm ve ferd-i ferîd-i âzam ve yektâ bir tilmîz-i Kur'ân olan Üstadım Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî'nin kalb-i münevverinde mütecellî olup, fem-i mübarekelerinden lemean eden Lem'alar eserinde, Onuncu Lem'a'da zat-ı  nezîhaneleri hakkında,

'Hususî nefsime ait işlerle meşgul oldum... Kendi nefsimi düşündüm. Mağara gibi bir yere çekildim. Kendimi düşünmek hatırası kuvvet buldu... Hizmet-i Kur'âniyenin daha revaçlı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, içtihadınca güya menfaatim için iştirak etmedi, rey vermedi... '

"Salisen: Pederin evlâdı hakkında duası, nebînin duası gibi makbuldür. Validenin duası evlât hakkında pederinden keskindir.

"Cevşenü'l-Kebîr ve Tahmidiye gibi eâzım-ı dua ve münacaatı okurken sonlarındaki şu yerlerde, Talebet-i Risalei'n-Nur, hususan evlâdım Fethi diye ilâve ederek dualar edersiniz.

"Rabbine olan hadsiz hatiatın cezası olarak istirahat döşeğinin zillet ve meskeneti içinde kıvranan, hakir kardaşınız.

"Hastalığım, beceriksizliğimden böyle, karma karışık yazabildim, özür dilerim."

(Son Şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir...)