"İ’lem! Mesâil-i dîniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeğe altı mâni vardır..." Devamıyla birlikte izah eder misiniz?


Bu ders, Yirmi Yedinci Söz olan İçtihad Risalesi’nin çekirdeği hükmündedir. Bu Söz’ün başına konulan âyet-i kerîme içtihad konusunda ortaya atılan birçok yersiz fikirlere de en güzel cevaptır.

“Onu (o meseleyi)  peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, istinbata (hüküm çıkarmaya) kadir olanlar onu anlar, bilirlerdi.” (Nisâ, 4/83)

Asr-ı saâdette, ashâbın karşılaştığı yeni meseleler yahut sordukları sualler hakkında ya âyet nazil oluyor yahut Allah Resulü (asm.) bunları yine vahiyden ilham alan kendi içtihadıyla cevaplandırıyor, hallediyordu. Bu âyet-i kerîmede, sahabe içinden bazı âlimlerin de içtihada (istinbat-ı ahkâma) selahiyetli oldukları anlaşılıyor.

Asr-ı saâdetten sonra, İslâm’ın kısa zamanda çok uzak beldelere yayılması dolayısıyla, yeni meseleler ortaya çıktı. Bunları halletme vazifesini, Peygamber Efendimize (asm.) vekâleten selahiyetli âlimlerimiz deruhte ettiler. Onlar yaptıkları içtihadlarla, gelişme dönemindeki birçok yeni meseleyi âyet ve sünnetin ışığında çözüme kavuşturdu ve İslâm’a büyük hizmet ettiler.

Bu, Allah’ın hususî bir ihsanı ve manevî bir vazifelendirmesiyle olmuştur. Nitekim o dönemden sonra içtihad kapısı kapanmamışsa da o dönemin müçtehidlerini bu sahada aşan kimse çıkmamıştır. Yahut böyle bir selahiyete sahip olsalar bile, mezhep imamlarına tâbi olmayı tercih etmişler, yeni bir içtihad yapmamışlardır.

Müçtehidler, bir dernek kurar gibi mezhep kurmuş değillerdir. Ortaya çıkan yeni meselelerde kendi görüşlerini ortaya koymakla iktifa etmiş ve bu görüşle amel etmişlerdir. İçtihada gücü olmayan çok büyük bir kesim ise, bu zâtların ihtisaslarına hürmet ederek, onların içtihadlarına tâbi olmuşlardır. Böylece on iki kadar mezhep ortaya çıkmış, bunlardan sekizinin tabileri kalmamış, dört mezhep ise günümüze kadar devam etmiştir.

Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazzalî Hazretleri İmam-ı Şafiî’nin içtihadına tâbi olmuş, keza Üstad Bediüzzaman Hazretleri de "Ben Şafiîyim" diyerek, fıkıhta İmam-ı Şafiîye bağlı olduğunu beyan etmiştir. Keza, asrımızın büyük müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen gibi nice zâtlar da içtihad yapmaya kalkışmamış, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezhebine tâbi olmuşlardır. Dört büyük müçtehidin içtihadları böyle yüzlerce dâhi âlimleri, müceddidleri, aktabı tatmin ettiği ve onları yeni bir içtihad yapmaktan alıkoyduğu halde, günümüzde bazı kesimlerin mezhep imamlarına tâbi olmayarak kendi akıllarının kestiği şekilde hareket etmeye cür’et etmeleri hayret vericidir.

Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri “Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı eserinde müçtehidleri sekiz sınıfa ayırıyor. Ve en alt tabakadaki müçtehidlerin “mukallidler” olduğunu kaydediyor. Mukallid, kendisi içtihada yetkili olduğu halde içtihad yapmayıp başka bir müçtehidi taklit eden demektir. Bu sekizinci grupta olanlara misal olmak üzere parantez içerisinde  (İbn i Abidin gibi) diyor. Bizim mezhebimizde en büyük fetva kaynağının sahibi mukallid grubuna giriyor.

“Mesâil-i dîniyeden olan içtihad kapısı açıktır.” 

Semanın da kapıları açık, ama kıyamet yaklaştığı halde henüz en yakın komşumuz olan Ay’dan başka bir yere gittiğimiz yok.

Üstat hazretleri bu zamanın içtihada engel olan fırtınalarını şöyle sıralıyor:

“ …  şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecanibin istilası anında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengamında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet'e cinayettir.”

- Şu münkerat zamanında: İman hakikatlerini inkâr eden ateizm, materyalizim, Darwinizm gibi imana ve İslâm’a zıt fikirler yayılmaya başlanmış.

- Âdât-ı ecanibin istilâsı ânında: Bâtının içtimaî yapısının çürük temelleri körü körüne taklit edilmiş.

- Bid'aların kesreti vaktinde: Dinde olmayan çok hurafe ve yanlış alışkanlıklar topluma mal olmuş.

- Dalâletin tahribatı hengâmında: Birçok sapık görüşlerle fikir hayatı yaralar almış.

İşte böyle bir dönemde, en büyük tahşidatı iman konusunda yapmak gerekirken, yeni içtihatlarla zihinleri bulandırmak, fikirleri karıştırmak hikmete zıttır ve neticesi itibariyle de "İslâmiyete cinâyettir."

İçtihada mâni olan Altıncısı Mani, Yirmi Yedinci Söz'de şöyle ifade edilmektedir:

"ALTINCISI"

"Selef-i Salihînin müctehidîn-i izâmı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı Sahâbeye yakın olduklarından, sâfi bir nur alıp hâlis bir içtihad edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zorla görebilirler."

"Eğer desen: Sahâbeler de insandırlar; hatadan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadâtın ve ahkâm-ı şeriatin medarı, sahâbelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet 'Sahâbeler umumen âdildirler, doğru söylerler.' diye ittifak etmişler."

"Elcevap: Evet, sahâbeler ekseriyet-i mutlaka itibarıyla hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arştan ferşe kadar açılmış, esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb’ın derekesinden, âlâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür."

"Evet, Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur. İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziya-yı sohbetiyle nurlanan sahâbeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime’nin maskara-âlûd muzahrafat dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak; ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri; ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mirac-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risaletin hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle içtimaât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat’îdir, zarurîdir, şüphesizdir."

"Halbuki, şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hattâ, siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının marifetine ve sözüne itimad edip körü körüne alınmaz."(1)

(1) bk. Sözler, Yirmi Yedinci Söz.