"Mü'min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin..." Bu tesbiti, başımıza gelen bütün hâdiselerde mi kullanacağız?


Burada bazı şartlara dikkat etmek lazımdır. En mühimi de muhatabımızın mü’min olmasıdır. Üstad; "Mü’minden gelen fenalığı hep ona veremezsin" diyor.

Sair musibetler için de bu düstur kullanılabilir. Ancak, haklı olduğumuz halde hakkımızı müdafaa etmeyecek bir duruma düşmemiz de doğru değildir. Gelen kafamıza vurur, giden kafamıza vurur ve elimizden ekmeğimizi alırsa; biz de her seferinde, şunun da bir hissesi var deyip sessiz kalırsak, hakkımızı çiğnetirsek doğru yapmamış oluruz. Ayağımız taşa çarptıysa, elbette kalbimizi yoklayıp, ondan ders çıkaracağız. Karşı tarafa zarar vermişsek, zararını da karşılayacağız.

Diğer taraftan, haksız yere mağdur olduğumuza da inanmışsak, hukukî yollardan hakkımızı aramayı da unutmayacağız. Nasrettin Hoca'nın şu fıkrası bu konumuza ışık tutar kanaatindeyiz:

"Evin kapısını açık bırakan Hoca, bir yere gidip gelinceye kadar hırsız içeri girmiş ve alacağını alıp kaçmış. Etrafa haber veren Hoca'nın başına onlarca insan toplanmış. Herkes Hoca'ya saldırıyor:

- Hocam, insan kapıyı açık bırakır mı?
- Hocam, insan eşyasını ortaya bırakır mı?
- Hocam, giderken neden birisine haber vermediniz?..

Hoca dayanamamış, sormuş:

- Efendiler, bu hırsızın hiç mi suçu yoktur?"

Merhum Nasrettin hoca yapılması gerekenleri özetlemiş. Kendi hissemize düşen dersleri çıkardıktan sonra, yetkililere haber vermeyi ve işi takip etmeyi de ihmal etmemek gerekir. Yoksa, “kaderimde varmış” deyip, hiçbir şey olmamış gibi davranmak doğru değildir.