"Bu lem’ayı herkes okumasın. Vahdetü’l-vücudun ince kusurlarını herkes göremez ve muhtaç değil." Meşrebi detaylı izah edip, Üstad'ın bunu söylemesinin hikmeti hakkında yorum yapabilir misiniz?


Vahdet-i Vücud: “Lâ mevcude illâ hu” cümlesinde ifadesini bulan, bütün masivayı inkâr edip, sadece Allah’ın varlığına hasr-ı nazar eden bir tasavvuf meşrebidir;  yani Vahdet namına kesreti, Allah namına kâinatı inkâr etme mesleği.

Vahdet-i Vücud; felsefecisinden materyalistine kadar, geniş kitlelerin dikkatini çeken ve bunların her birisince değişik yönlere çekilen bir garip ekoldür.

Vahdet; birlik manasına geliyor. Zıddı “kesret”, yâni çokluk. Kesret tevhid edilir ve ortaya vahdet çıkar. Birbirinden ayrı beş harfi tevhid ederek bir araya getirirseniz, bu vahdetten bir kelime çıkar ortaya. Beş veya on kelime bir araya geldi mi  bir cümle olurlar. Cümleler sayfada, sayfalar kitapta vahdete ererler. Kitap ortaya çıktı mı, artık on binlerce kelime bir tek isimle anılır.

Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mana daha güzel şekilde kendini gösteriyor. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. On iki gezegen “Güneş Sistemi” oluyor. Sayısız denecek kadar yıldız, Samanyolu’nu meydana getiriyor. Arzı, semâyı, cennet ve cehennemi, melekleri ve ruhaniyatı, arşı ve kürsîyi, kısacası bütün varlık âlemini birlikte düşündüğümüzde, bütün bu kesret âleminin aynı İlâhî sıfatlarla yaratılmışlardır. Sonsuz eşya yedi sıfatta tevhit eder. Hepsi aynı irade ile aynı kudret ile vücut bulmuşlardır.

Bu yedi sıfat ise, aynı zâtın sıfatlarıdırlar.  İlim başkasının irade başkasının olamaz. Bu noktaya geldiğimizde, karşımızda kelime-i tevhidi buluruz: Lâ İlâhe illâllah... Bu mukaddes kelâm, tevhid-i ulûhiyyeti ifade eder. Bütün varlık âleminin İlâhı, yâni Mabudu, Rabbi, Hâlıkı, Râzıkı, Mâliki birdir. Vücut ve vahdet (varlık ve birlik) O’nun sıfatlarıdır. O’nun yarattığı her bir varlık da vücut sıfatına kavuşmuştur, ama bu varlık sıfatı  onu yaratanın varlığı cinsinden değildir. İşte bu hakikati zihinlerde iyice yerleştirmek içindir ki, Allah’ın mukaddes varlığı için “Vacib-ül-Vücud”, mahlûkatının varlığı için ise “Mümkin-ül-vücud” tabirleri kullanılır.

Vacib; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle yaratılmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî var olan Allah’ın varlığı.

Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde hemen yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nisbeten eşit bulunan mahlûkatın varlığı.

İşte vahdet-i vücud meşrebindeki bir velî, Üstadımızın ifadesiyle,

“Vacib-ül vücudun vücuduna hasr-ı nazar edip, sair mevcudatı o Vacib-ül-Vücud’un vücuduna nisbeten zâif bir gölge görür, vücud ismine lâyık olmadığına hükmeder.”(1)

Bu sevgili kul, Rabbine yakınlaşmada mesafeler kat ede ede, “istiğrak” dediğimiz manevî bir sarhoşluk hâline girer ve kendinden geçer. Artık kendisinin çok gerilerinde kalmış olan mahlûkatı inkâr edercesine “Lâ mevcude illâ Hu” yani “O’ndan başka varlık yoktur” der.

Bu sözün cezbe hâlinde, yani manevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira O’ndan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama bu sözü söyleyen zât, o anda bunu da düşünecek halde değildir. Nitekim o halden çıkıp kendine geldi mi artık böyle söylemez olur.

Bir kitaptaki bütün cümleler ilim ile dokunmuştur, ilimden gelmiştir ve ilmi gösterir. Kâğıtta ilim yoktur, mürekkep zerrelerinde de ilim yoktur. Bunlar ilme âyine olmuşlardır. İlim bunlarda tecelli etmiş, kendini öylece göstermiştir. İlmî bir eseri okuyan insan kendini mânâya kaptırdı mı, artık kelimeleri bir bakıma görmez olur. Onları hatırlamaz, onlarla meşgul olmaz. O her şeyiyle ilme dalmış, onda gark olmuştur. O anda kitabı unuttuğu gibi, onu tutan parmaklarını, ona bakan gözlerini de unutmuştur.

Vahdet-ül Vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de; “Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir” buyrulur ve bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir.

Lem’alar’da ise “lâ mevcude illâ hu” denilmesi, güneşin aksini ve timsalini tutan parlak bir âyineye güneş denilmesine benzetilir. Bu harika teşbihi bir derece açmak isteriz.

Üstat hazretlerinin birçok hakikatin anlaşılmasına ışık tutan “güneş ve ayna” misalinden hareketle şöyle düşünelim:

Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür; onun nuruyla ayna da aydınlanır, o da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farz edelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak ve yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada, ne de ışığı. Her yanı güneşle sarılmış ve o, güneşten başka bir şey göremez olmuştur.

İşte o ayna bu halde iken, “güneşten başka bir şey yoktur” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir. Bu sözü akıl ile tartmak ve ona göre bir hüküm vermek doğru değildir. O bu hâlinde mâzurdur, söylediğinden mesul değildir. Zira ortada mesul olacak nefis kalmamıştır.

İşte burada keyfiyetini aklın idrak ve lisanın izah edemeyeceği bir yakınlık sahnesiyle karşı karşıyayız:  Velînin Rabbine yaklaşması... O’nun cemal tecellileriyle kalbin muhabbete gark olması ve celâl tecellileriyle nefsin, enaniyetin, şahsî varlığın eriyip tükenmesi hâli...

İşte, imanı hakkalyakîne eren bir velîde bu yakınlık gittikçe inkişaf eder. Bazı zâtlarda bu hâlin âni inkişafları olur ve onları mânen sarhoş kılar, istiğrak hâline sokar. Artık o, bu hâlinde kendinde değildir, söyledikleri de kendi iradesiyle değildir.

Rabbine yakınlıkta ileri giden ve O’nun cemal tecellisiyle kendinden geçen, celâl tecellisiyle de varlığı kavrulup âdeta ortadan kaybolan bir velî, o halden çıktığında yanmanın, sarhoş olmanın yerini uyanıklık hâli alır ve artık o gibi sözleri söylemez olur.

Mektûbat’ta, “Kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır.

Ve Lem’alar’da da bu mânâ  teyid  edilir ve “Bu mesele-i vahdet-ül vücudu şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir” denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında, bu enaniyet asrında bu meşrebi insanlara telkin etmenin zararlı neticeler vereceğine şöylece dikkat çekilir:

“O meşreb, daire-i esbabdan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Bu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya aşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır.”(2)

Hani bazı ilâçlar vardır, üzerine not düşülmüştür; “Çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza ediniz” diye. Bu meşreb biraz buna benziyor. Kullanmanın şartı, “ehass-ı havas” olmak. Yâni hasların hası olmak. Velâyetin en ileri derecelerinde bulunmak. Onlara da her zaman tavsiye edilmiyor. İstiğrak-ı mutlak hâlinde geçerli. Yâni tevhid denizinde tam gark olup, o deryada boğulup, Allah’dan gayrı ne varsa hepsinden alâkayı kestikleri zaman “Lâ mevcude illâ hu” diyebiliyorlar. Denizden çıkınca, akılları o mânevî sarhoşluktan kurtulunca onlar için de bu sözü söylemek doğru olmuyor, zaten söylemiyorlar da. Bir diğer reçete de o mümtaz zevatı pervasızca tenkide cür’et edenlere haddini bildiriyor: “Ehass-ı havasın mazhar olduğu salih bir meşreb” ifadesiyle... ...

Yine Nur Külliyatı’nda, “Hakiki hakaik-i eşya, esma-i İlâhiyyedir.”(3) buyrulur. Elimize bir meyveyi, meselâ bir elmayı alıp düşünelim. Onda Müzeyyin ismi, yâni bezetici, güzelleştirici ismi tecelli etmiş de öylece güzel olmuş. Musavvir isminin tecellisiyle de sûrete, şekle kavuşmuş. Mülevvin ismiyle renklendirilmiş. Rezzak ismiyle insanlara fayda verecek özelliklerle donatılmış. Bu isimler onda tecelli etmeseydi, şekilsiz, renksiz, çirkin ve faydasız bir mahlûk olurdu. Zaten Hâlık ismi tecelli etmese hiç var olamazdı, yoklukta kalırdı.

Mademki, bu meyve bu isimlerin tecellisiyle var olmuş, öyleyse asıl var olan bu isimlerdir ve onlara sahip olan Zâttır. Bu elma, onun var etmesiyle var olmuştur ve O, tecellisini kestiği anda ortadan kaybolacaktır. İşte bizim ilmen, fikren düşündüğümüz bu mânâyı o mümtaz zâtlar hissederler, yaşarlar, o hâl ile hallenirler ve cezbe hâlinde o meyvenin yokluğuna hükmederler. İstiğrak hâlinden çıkınca nimetleri âfiyetle yer ve Rezzâkına şükrederler. İstiğrak hâlinde nimete şükür de yoktur. Zira ortada nimet yoktur.

Her iklimin meyvesi ayrıdır. Bu asrın ikliminde bu meyve yetişmez. O halde vahdet-i vücudu, bu zamanın insanlarıyla ilmî bir atmosferde tartışmanın mânâsı yoktur. Zira ancak aklın sahasına giren meseleleri ilmen tartışabilirsiniz. Zevkleri nasıl tartışacaksınız. Hele o zevk, tartışmacıların hiçbirinde yoksa...

Külliyat’da  bu meşrebin salih olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir.

“Hulefa-i Râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor.”(4)  denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır. Asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani, Abdulkadir-i Geylâni gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmemişler. Onlar, bütün gayretlerini nübüvvet vazifesi dediğimiz, insanları irşad etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişler. Bunlar ise, istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilecek büyük hizmetlerdir. Nitekim Vahdet-ül Vücud meşrebinin meşhur sîması büyük velî Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin ismini mücedditler silsilesinde göremiyoruz. “Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın” buyurmakla, meşrebinin hususî kaldığını kendisi de bizzat beyan etmiş bulunuyor.

Nur Külliyatı’nda  çok güzel işlenen bir diğer mesaj da, bu meşrebe giren bir velînin sadece iman-ı billâhta, yâni Allah’a imanda terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini hayal sayma gibi bir hatanın eşiğine geldiğidir. İstiğrak hâlinde söylenen “Lâ mevcude illâ hu” yahut “Lâ meşhude illâ hu” sözlerinin uyanık halde söylenemeyeceğinin önemli bir sebebi, bu sözün diğer beş iman rüknünü dikkate almamasıdır.

“Erkân-ı imaniyye altıdır. İman-ı billâhdan başka, iman-ı bil yevmil âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise mümkinatın vücutlarını ister. O muhkem erkân-ı imaniyye hayal üstüne bina edilmez.” (5)

Bu meşrebe göre,

“Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallâk gibi isimler ise, tecellileri hakiki olmuyor, itibarî oluyor. Halbuki o esmalar mevcud ismi gibi hakikattırlar, gölge olamazlar, aslîdirler tebeî olamazlar.” (6)

Yine Nurlar’da, “Mevcudat, evham ve hayal değil. Görünen eşya dahi Cenâb-ı Hakk’ın âsârıdır ” buyrularak bu noktaya dikkat çekilir.

Bu meslekte gidenleri böyle bir tarza sevkeden sebep ise, kesret ve eşyanın Allah’a olan huzura mâni olduğuna inanmalarıdır. Huzuru kazanmak için eşyanın ve kâinatın varlıklarını yok sayıyorlar. Nazarlarını sadece Allah’ın varlığına teksif ediyorlar. Hatta Allah’ın varlığında öyle fani oluyorlar ki, O’nun diğer isim ve sıfatlarını bile akıllarına getirmiyorlar.

Sadece Cenab-ı Hakk’ın varlığını kabul edip, eşyanın varlığını kabul etmemek ise ehl-i Sünnetin mühim bir kaidesi olan; “Eşyanın hakikati sabittir” hükmünü ihlaldir.

Sualin ikinci kısmına gelince:

Burada vahdet-i vücut mesleği zararlı ve kusurlu bulunmuyor, ancak maddeci felsefesinin terbiyesi ile yetişmiş zamane insanlarının bu mesleği ve inceliklerini yeterince idrak edememesinden çıkacak tehlikeli sonuçlara dikkat çekiliyor.   Yani bu zaman insanları, İbn-i Arabi'nin o ince ve yüksek mesleğini anlamaktan çok uzaktırlar. Bu konudaki kitaplar ve bu meslekten bahis, bu zaman insanına faydadan çok zarar vereceği için, bu asrın hekimi olan Üstad Hazretleri, bu kitapları okumaktan men ediyor.

Vahdet-i vücut; varlığı birlemek ve tek varlığı kabul etmek anlayışıdır. Yani Allah’ın ezelî varlığından başka varlıklara varlık nazarı ile bakılmıyor, ta ki huzur bozulmasın. Ama günümüz insanları maddeye ve maddeciliğe öyle bağımlıdırlar ki, Allah için maddeyi inkâr edip yok saymaları mümkün görünmüyor. O zaman bu meslekten dem vurulduğunda, yani varlık birlemeye kalkışıldığında aksi bir durum olabilir ve   kâinat için Allah’ı inkâr yoluna gidilebilir. Nitekim felsefede  panteizm ve monizm felsefeleri bu mantıkla oluşmuşlardır.

Netice olarak, kalbinde madde sevgisi kronik hale gelmiş günümüz insanlarının, İbn-i Arabi’nin mesleğinden dem vurmaları, onunla meşgul olmaları ve onu tatbike çalışmaları, büyük bir tehlikedir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım.
(2) bk. age.
(3) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.
(4) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım.
(5) bk. age.,
(6) bk. age., On Sekizinci Mektûp.