"Hikmet-i felsefe; hayat-ı içtimaîyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder." ve "Cemaatlerin rabıtasının unsuriyet olması, semeratının ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve beşerin ihtiyacını ziyadeleştirmesi,.." Zamanın akışı içinde farklılık gösteriyor mu?


Üstadımız bir risalesinde insandaki şehvet, gazap ve akıl kuvvelerinin tahdit edilmediğini, bu dünya imtihanında insanın terakki yahut tedennisini temin etmek üzere bu kuvvelerin başıboş bırakıldığını kaydeder.

“Şems Sûresi”nde insan nefsine “fücurun ve takvanın” ilham edildiği kaydedilir. Buna göre her insan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu vicdanında hissetmekte, ancak his ve hevesin, kalp ve vicdana galip gelmesi halinde birçok yanlışlıkları bilerek ve severek yapmaktadır.

Bu bütün insanlık için geçerlidir ve insanlık tarihi boyunca hükmünü icra etmiştir.

Hikmet-i felsefenin insanlığın içtimaî hayatında nokta-i istinadı kuvvet kabul etmesi, insan aklının his ve hevese mağlup düşmesinin bir neticesidir.

İnsanın imanı inkişaf ettikçe, bütün insanların da Allah’ın kulu olduklarını, onlara haksızlık yapamayacağını, zulmedemeyeceğini, aksi halde mutlaka ceza göreceğini düşünerek, şehvet ve gazap kuvvelerini istikamet çizgisine çekmeye çalışır. İman ve faziletten mahrum kalarak sadece bu dünya hayatına nazar eden kişiler, ruhlarındaki boşluğu başkalarıyla mücadele, hatta onların hukuklarına tecavüzle doldurmak istemişler ve bundan tarih boyunca nice zulümler doğmuştur.

Fen ve teknikte ileri gitmek insanı medenîleştirmeye kâfi gelmemiş ve bugünün Batı dünyasında menfaat yine ilk sırayı almaya devam etmiştir. Şu var ki, iktisaden ileri gitmiş ülkelerde unsuriyet, yani ırkçılık fikri de menfaatin gerisinde kalmış, dünün iki düşman milleti olan Fransızlar ve Almanlar bugün Avrupa Birliği adı altında bir “ortak menfaat çizgisinde” buluşmuşlardır.  ,

İslâm ülkelerinde ise İslâm hakkıyla yaşanmadığından ve iktisadî terakki de yeterli seviyeye çıkmadığından, ırkçılık belası hâkimiyetini yer yer sürdürmeye devam etmektedir.

Sualde geçen,  “unsuriyetle” “beşerin ihtiyacını tezyin” mânalarını ayrı düşünmek gerekir. Bu ikincisi birincinin neticesi imiş gibi anlaşılıyor. Hâlbuki bunlar arasında sebep-netice münasebetinden ziyade esasta bir yakınlık vardır, her ikisi de “felsefenin birer esası”dır. Yani, beşerin  ihtiyacının ziyadeleşmesi ırkçılığın değil, hikmet-i felsefenin bir neticesidir. Irkçılık da felsefenin bir esasıdır; cemaatler arasındaki rabıtayı onunla temin etmeye çalışır.

“Bedeviyette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kafi gelmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlakın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlaksız etmiştir.” (Tarihçe-i Hayat,Birinci Kısım)