"İman, insanı Sani-i Zülcelaline nisbet ediyor; iman bir intisabdır." cümlesini ve kavramları açıklar mısınız?


“İman, insanı Sani-i Zülcelaline nisbet ediyor; iman bir intisabdır.” (1)

Nisbet: Nesebe kökünden; ilişkisini kurmak, atfetmek, isnad etmek, yamamak manalarını ifade ediyor.

Nisbet: Mensubiyet, bağlılık, münasebet, yakınlık, aidiyet manalarını ifade ediyor.

İntisab: Bir yere, bir kimseye mensub olmak, maiyetine girmek, bağlanmak manalarını ifade ediyor. Bununla beraber bir yere bir kimseye mensup olduğunu bilmek ve o şuurda bulunmak.

Buna binaen Üstad şuurlu bir mü’min için “ayine-i zişuur” tabirini kullanıyor. Güneşin bütün ayinelerde ışığı, ısısı, yedi rengi ile tecellisi bulunduğundan o bütün ayineler güneşe bir cihetle mensub, bağlı, münasebetdar, nisbetlidir. Fakat o ayinelerden birisi faraza şuur sahibi olsa şöyle der: Ben güneşe aidim yani bende görünen ısı, ışık, yedi renk, feyz güneşten geliyor. İşte bu ayine güneşe olan nisbetini biliyor, yani intisablıdır.

Bu misal gibi hidayet güneşi, iman nuru mü’minin kalbine girdiği zaman “Sani-i Zülcelal’in masnu’uyum, mahlukuyum, rahmet ve keremine mazharım.” der ayinedarlığını ve mensubiyetini ilan eder, intisabını gösterir.

İman Allah ile kul arasında özel bir bağdır. İnsan bu bağla Allah’a güvenir, Allah’a yalvarır, Allah ile konuşur, Allah ile irtibat kurar. Sahih imanın dışında kulun Allah ile sağlıklı ve gerçek bir bağ ve iletişim kurması mümkün değildir.

Nasıl İnternet adresinde bir harf yanlış yazıldığında adrese ulaşamıyor ve hata alıyor isek aynı şekilde çerçevesi Allah tarafından çizilmiş sahih bir iman olmadan da Allah ile bağ ve irtibat kurmak mümkün olmuyor.

İman aynı zamanda Allah’ı bütün yönleri ile bize tarif ediyor. Yani iman Allah’ı şuunat, sıfat ve isimleri ile bize tanıtıyor ve bu özellikleri ile insan arasında özel bir bağ oluşturuyor. Mesela iman etmeyen birisi Allah’ı Adl ismi ile etkin bir irtibat ve ilişki kuramıyor. Adl isminin kainatta ki hüküm ve tecellilerini de ya tesadüf ya da tabiata bağlıyor. İnkarcı da ki bu cahilane bakış açısı diğer isim ve sıfatlar içinde geçerlidir.

Güzel bir sergi salonunda maharetli bir ressam, resimlerini sergiliyor ve bütün hüner ve inceliklerini o resimler üstünde gösteriyor. Bu sergi salonunun aydınlatma düzeneği, resimlerin üzerindeki ince maharet ve nakışları gösterecek şekildedir. Bu aydınlatma sistemi olmasa, resimlerin ne kendi ne de üzerindeki nakışları görünmez. Görünmeyince de ressamın maharet ve hünerleri anlaşılmaz, anlaşılamayınca da, ressam ile seyirci arasında bir marifet ve muhabbet oluşmaz.

İşte o sergi salonu, insanın fıtrat ve mahiyetidir. O ressam ise Allah’tır. Resimler ve resim üzerindeki nakış ve ince sanatlar ise, insanın mahiyetinde tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ve nakışlarıdır. O nakış ve ince sanatları gösteren aydınlatma sistemi ise iman nurudur. Sanat üzerindeki nakışlardan ve tecellilerden sanat sahibine olan marifet ve muhabbet ise, insanın kendi mahiyetindeki isim ve sıfatların tecellilerini iman nuru ile okuyup ve görüp, Allah’a marifet ve muhabbet kesbetmesidir. Yani bir nevi, insanın Allah ile intisap kurmasıdır.

İnsan iman nuru ile Allah’a intisap edip marifet ve muhabbet kesp ederse, alay-ı İlliyene yani, en yüksek makama çıkar, maddesi kıymetsiz iken, sanat noktasında antika kıymetini alır. İnsan küfür ile esfel-i safiline düşer, yani kıymeti sadece maddesinde kalır ki, oda beş para etmez.

“Küfür o nisbeti kat’ eder.”

Bütün mahlukat Cenab-ı Hakk’a aittir, mensubdur, nisbetlidir, Esmasına ayinedir hatta kafir de. Fakat kafir küfrü ile kendisindeki (ayinesindeki) güzelliği kendinden biliyor, kendine nisbet ediyor. Adeta Şems-i Ezeli ile olan bağını, nisbetini kesiyor nefsine isnad ediyor. 

"Küfür ise; haksız temellük, ayinedarlığını bilmemek ve mevhumu muhakkak bilmekten vücud rengini almış bir ademdir.”

Üstad, kafiri saata benzetiyor. Saat sana vakitleri bildiriyor, ömrün geçici olduğunu öğretiyor, fakat kendisi o işin farkında değil. Kafir de Cenab-ı Hakk'ın esmasına ayine, Allah’ın kendisine verdiği kabiliyeti bilkuvveden bilfiile çıkarmak gibi hallere mazhar, Cenab-ı Hakk'ın insanlara yapmış olduğu ihsanatı bila-şuur tanzim ve tezahürüne mazhar olmakla beraber ne yazık ki, bunların merci’inden gafil, yaptığı amelden haberi yok ve nefsine isnad ederek esfel-i safiline düşüyor.

“Küfür mahiyet-i insaniyeyi yıkar elmastan kömüre kalbeder.”

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.
(2) bk. Şualar, Dördüncü Şua.