"Hazret-i Mevlânâ’nın üfürdüğü neyden tuğyan ve feyezan eden, Hazret-i Ali’nin (kerremallahu veche) kuyuya söylediği esrar-ı hakikatten başka nedir? Farkı nerededir ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır." cümlesini izah eder misiniz?


Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimiz (asm)'den sonra nübüvvet kapısını kapatmıştır. Hz. Muhammed (asm)'den sonra peygamber gelmeyecektir. Fakat Rabbimiz (c.c) dinin ve müminlerin sağlam ilerleyebilmesi için, "müceddid" dediğimiz vazifeli zatları ilim ve hikmet ile techiz edip göndermektedir. Bu zatların vazifesi, bulundukları asırlarda ki insanların İslamı nasıl anlamaları ve yaşamaları gerektiği hususunda telkin ve tavsiyelerde bulunmaktır.

İşte bu külli kaideye binaen, müceddid ve müçtehit zatlar, hep kur'an sofrası ve sünnet pınarı ile beslenmişlerdir. Başta Halife-i Güzin olarak bazı büyük sahabeler, Müçtehit efendilerimiz, tarikat aktabı olan gavs ve kutuplar ve asfiya dediğimiz İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbaniler, Ömer İbn-i Abdulaziz gibi siyaset alanında İslam'a hizmet edenler hep bu sınıftandır.

Bu gibi zatların hem itikadı ve hem de eserleri hep aynı menba'dan kaynaklanıyor.

Netice: Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de çoğu alimlerin itirafı ve ittifakı ile bu asrın müceddidi olması itibariyle elbette telif ettiği Risale-i Nurlar, Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Mevlana'nın eserlerinden farklı olmayacaktır. Belki elbiseleri ve cesetleri farklı olabilir ama ruh, akıl ve kalp aynıdır. Çünkü, aynı yerden beslenmektedirler.