"Yüzer senelerden beri sevkü'l-ceyş ile kuvvet bulan hayâlât ve evhamın müdafaasına beni gayrete getiren itikadım ve yakînimdir ki: Hak neşvünema bulacaktır, taraftar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır." cümlesinin geçtiği yeri izah eder misiniz?


"Hem de bilâ-perva olarak ilân ederim: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübarezeye heyecan ve şecaate getiren ve yüzer senelerden beri sevkü'l-ceyş ile kuvvet bulan hayâlât ve evhamın müdafaasına beni gayrete getiren itikadım ve yakînimdir ki: Hak neşvünema bulacaktır-eğer çendan toprakta gizlense... Ve taraftar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır-eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar..."

"Hem de itikadımdır ki: İstikbale hüküm sürecek ve her kıt'asında hâkim-i mutlak olacak, yalnız hakikat-i İslâmiyettir. Evet, saadet saray-ı istikbalde taht-nişin hakaik ve maarif yalnız İslâmiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur; emareler görünüyorlar. Zira mazi kıt'asında, vahşetâbâd sahralarında hayme-nişin taassup ve taklid; veyahut cehlistan ülkesinde menzil-nişin müzahrefat ve istibdad olanlara, şeriat-ı garrânın galebe-i mutlak ve istilâ-i tâmmına sed ve mâni olan sekiz emir, üç hakikatle zîr ü zeber olmuşlardır ve oluyorlar. O mâniler ise, ecnebilerde taklit ve cehalet ve taassup ve kıssîslerin riyaseti; ve bizdeki mâni ise, istibdad-ı mütenevvi ve ahlâksızlık ve müşevveşiyet-i ahval ve atâleti intaç eden yeistir ki, şems-i İslâmiyetin küsufa yüz tutmasına sebep olmuşlardır."(1)

Gelecekte hüküm; İslam hakikatlerinin olacaktır. Geleceğin saadet sarayında, tahta, hakikatler ve eğitim sistemi oturacak. Yani bu asırda ilim ve fen hükmedecek. Kimin elinde ilim ve fen varsa, galibiyet ve dünyevi saadet onun olacak. Üstad Hazretleri ilim ve fennin, İslam hakikatlerinin anlaşılmasında ve kuvvet kesp etmesinde önemli bir rol alacağına işaret ediyor.

Mazide ilim ve fen değil, hissiyat ve taassup hükmediyordu. İnsanların ekserisi mensup olduğu inanç ve değerlere, körü körüne bağlanıyor ve akıl ve muhakemeden ziyade hissiyat ve tarafgirlik duygusu ile hareket ediyordu. Bu da doğal olarak taklit ve taassubu netice veriyordu. Taklit ve taassubun olduğu bir zeminde, İslam hakikatleri inkişaf etmez, parlaklığını izhar edemez. İnsanlar üstünde bu taklit ve taassuptan gelen bir baskı ve istibdat hakim idi, yani insanlar inançlarını sorgulayamaz, otoriteyi eleştiremez bir durumda idiler.

Mesela; Avrupa yüz yıllarca kilise otoritesinin baskısı altında, akla ve muhakemeye kapı açamamıştır. Bundan da ilkel ve mutaassıp bir toplum ortaya çıkmıştır. Bu gibi toplumsal hastalıklar, İslam güneşinin önünde ciddi bir engel ve perde görevini yapmışlardır. Üstad Hazretleri hayme-nişin ve cehlistan gibi tabirleri, edebi açıdan kullanıyor; yoksa sosyolojik anlamda değil.

Ama bu zamanda bu taassup ve taklit, yerini maarif ve ilme terk ettiği için, insanlar özgür ve sağlıklı bir muhakeme ile hakikatin peşine düşüyorlar ve hakkı arıyorlar. İslam da güneş gibi parlak bir hakikat olduğu için, elbette bu insanlar bir gün İslam güneşinin farkına varacaklardır.

Üstad Hazretlerinin işaret ettiği İslam güneşinin önündeki maniler ve perdeler ise; Avrupada, taklit, taassup, İslam hakkındaki cehalet ve kilisenin otoriter baskısı. Bizde ise; her alandaki ezici istibdat, yani baskıcı tutumlar, ahlaksızlık, insanların hal durumlarının karmaşası, yani batı ile İslam arasında bir bocalama halinin oluşu ve tembelliktir. İşte bu bizdeki ve ecnebilerdeki engeller ve perdeler kalkarsa, İslam insanlığa güneş gibi doğacaktır, diyor Üstad Hazretleri.

Bu sekiz engel ve perde, üç hakikatin insanlık içinde dirilmesi ile parçalanacaktır. Bu üç hakikat ise; insan sevgisi, ilim ve eğitim ile hakikati araştırma arzusu ve insaftır. Yani insanlar düşmanlık yerine sevgi, taassup ve cahillik yerine ilim ve eğitim, önyargı yerine de insafı esas alırsa, İslam insanlık üzerine güneş gibi doğacaktır.

(1) bk. Muhakemat, Mukaddeme