MELEKÛT


Melekut kelimesi eşyanın iç yüzünü ifade eder. Bizler normalde eşyanın bize bakan mülk cihetini görürüz; melekût cihetini ise iman nuru ile görebiliriz.
İnsanı hayvandan ayıran en önemli özellik akıl sahibi olması, yaşadığı mülk âleminin iç yüzünü de düşünebilmesi, bir derece keşfedebilmesi, anlayabilmesi ve ondan istifade edebilmesidir.

Su ve toprak mülk âleminden iken, bir damla suda kaynaşan milyarlarca mikrop, bir gram toprakta oynaşan milyarlarca bakteri melekûtiyetten haber verirler.
Maddi varlıkların görünmeyen içyüzlerine melekût denilse de, melekûtiyet denildiği zaman, daha çok, eşyada câri olan kanunlar, bedenlerde hükmeden ruhlar hatıra gelir.

Risale-i Nur’da geçen “Her şeyin dışına mülk, içine ise melekût denir” ifadesine göre, şu görünen şehadet âlemi, aynı zamanda mülk âlemidir. Görünmeyen emir âlemi, melâike âlemi, âhiret âlemi gibi bütün âlemler de melekût ile ifade edilirler. Bazı âlimlerimiz insan bedeninin mülk, ruhunun ise melekût olduğunu ifade ederken, diğer bir kısmı bedenin görünmeyen kısımlarını da melekût olarak kabul ederler.

Buna göre, “Her şeyin melekûtu O’nun elindedir” (Yasin, 83) mealindeki âyet-i kerimeyi iki şekilde anlayabiliriz:

• Her şeyi idare eden görünmez kanunlar, sistemler hep Allah’ın kudretindedir ve O’nun takdiriyle vazife görürler. Bedeni idare eden ruh gibi.

• Hiçbir mahlûk kendi iç cihetine el ulaştıramaz, güç yetiremez. Bizim içimizi de, hayvanın içini de, ağacın içini de, denizin içini de, hep Allah idare etmektedir.

Hz. İbrahim’e “göklerin ve yerin melekutunun gösterilmesi” olayına bu açıdan bakabiliriz. (En’am, 75) Yani, şu muhteşem âlemin bir saray, bir şehir, bir fabrika gibi kolayca idare edildiği Cenab-ı Hak tarafından Hz. İbrahim’e gösterilmiştir.

Melekûtun bir başka mânâsı da hadiselerin bilemediğimiz hikmet yönüdür. Meselâ, hastalığın mülk ciheti ıstıraptır, acıdır, elemdir. Melekûtiyet ciheti ise günahlara kefaret olması, insanı manen yüceltmesi, kalbini dünyadan âhirete, halktan Hakk’a çevirmesi gibi nuranî meyvelerdir.

Nur Külliyatı’nda mülk ve melekûtun bu mânâsı da çokça ve güzel bir şekilde işlenir. Bunlardan bir misâl:

“Âyinenin iki veçhi gibi, her şeyin bir “mülk” ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer. Muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri ‘melekût’tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir veçhinde, kudret-i Samedaniyenin izzetine ve kemâline münafî hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz’edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat canibinde, herşey şeffaftır, güzeldir. Kudretin bizzât mübaşeretine münasibdir, izzetine münafî değildir.” (Sözler)

Malum olduğu üzere, aynanın iki yüzü vardır: Parlak yüzü ve renkli yüzü. Renkli yüzü çok farklı renklerde olabilir. Fakat bu farklılık parlak yüzü etkilemez. Arka yüzünü ne kadar koyu renkle boyasak ön yüz o derece parlak görünür. Onun gibi eşyanın ve olayların da iki yüzü vardır. Bize bakan yüzü aynanın renkli kısmına benzer. Burada farklı renkler ve görünümler olabilir. Melekût ciheti ise aynanın şeffaf yüzü gibidir; daima parlaktır. Meselâ, ölümün insana bakan yüzü karanlık görülebilir. Fakat melekût cihetiyle ölüm, insanı bu dünyadan daha güzel bir aleme götürür. Bu yüz parlaktır, güzeldir.