Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale, Birinci Basamağı izah eder misiniz?


Birinci Basamak: “Semâvatın, melâike ile tesmiye edilen münasib sâkinleri vardır.”

Melekler nurdan yaratılmışlardır. Semâvât denilince hayalimizde öncelikle yıldızlar âlemi canlanır. O ışıklı âleme nurdan mahlûkların ne kadar münasip düştüğü malumdur. Denizleri balıklarla, toprak tabakasını insan, hayvan ve bitkilerle şenlendiren Cenab-ı Hak semâları da onlara münasip nurlu varlıklarla doldurmuştur. Yeme içme gibi cismanî ihtiyaçlardan uzak olan bu varlıkların bütün işleri Hakk’ı tespih, emirleri icra ve eserlerini tefekkürdür.

“Çünkü küre-i arzın semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayat ile dolu olması, semâvatın o müzeyyen burçları zevil-idrâk ile dolu olmasını tasrih ediyor.(1)

Güneş dünyadan bir milyon üç yüz bin defa büyük olduğu halde o muhteşem âlemde, Üstadımızın ifadesiyle, “ziyadar bir kabarcık” kadar küçük kalıyor. Dünyamızın bu kâinatta ne kadar küçük bir yer kapladığına bu noktadan bakılabilir.

Bu küçük dünyamızda bugünkü tespitlere göre bir milyon altı yüz bin tür canlı yaşıyor.  Bunlardan sadece birisi insanlar. Bu rakama bitki türlerini de kattığımızda, bu küçük hanenin sayılamayacak kadar çok canlıyla âdeta kaynaştığını görürüz.

Dünyayı böylece şenlendiren Cenab-ı Hak, elbette “semâvatın o müzeyyen burçları”nı boş bırakmayacaktır. O âlemlerin nuranî sakinleri “zevil-idrâk”tirler. Yani, Allah’ı tespih ve ibadet için yaratılmış bulunan bu varlıklar, kendi varlıklarını idrak ettikleri gibi, tesbihlerini temsil ettikleri varlıkları da tanırlar ve bilirler. Şu var ki, bütün meleklerin idrak seviyeleri bir değildir. Nurlarda “bir yağmur tanesine müekkel olan meleğin arşa müekkel melek” cinsinden olmadığı beyan edilir. Meseleyi tefekkür yönüyle ele alacak olursak, bir yağmur tanesindeki İlahi sanatı tefekkür ve onun ibadetini temsil etmekle görevli olan melek, elbette arşı temaşa eden o mukarrebîn melekler cinsinden değildir. Nur Külliyatında “nihayetsiz melaike envaı ve ruhaniyat ecnası” olduğundan bahsedilir.

“Tasrih ediyor” ifadesi, bu hakikatin çok sarih, yani çok açık olduğunu beyan için kullanılmıştır. 

“Ve kezâ semâvatın bu kadar zînetlerle tezyin edilmesi, behemehâl zevil-idrâkin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celbetmek içindir.”

Bir demet çiçeği birlikte koparıp midesine gönderen bir büyükbaş hayvan, o çiçeklere sadece rızık nazarıyla bakar ve kendine mahsus bir şükürde bulunur. Ama, onlardaki harika sanatı takdir edemez, onların ne kadar güzel ve mükemmel varlıklar olduklarını düşünemez; onlarda sergilenen mucize sanatlara hayret edemez. Dünün suyunun ve toprağının bugün rengârenk çiçekler haline gelmesindeki ilim, kudret ve hikmet tecellilerini seyredemez. Hâlbuki bu güzel eserlerin de tefekkür edilmesi, onlardaki harika sanatlara da hayret edilmesi gerekiyor. İnsan nevi, hem sayıca az, hem çoğu zaman günlük işleriyle meşgul olduklarından, her tarafı kaplamış bulunan bu sayısız mucizeleri layıkıyla tefekkür edecek güçten ve imkândan mahrumdurlar. Bunun içindir ki, bütün çiçeklere, bütün ağaçlara ve hayvanlara müekkel melekler yaratılmıştır. Bu nuranî varlıklar o İlâhî eserleri takdir ve hayretle temaşa eder ve tesbihlerini temsil ederler. 

İnsanların ve cinlerin temaşa ve tefekkürleri bu küçük yeryüzüne bile kâfi gelmediğine göre, büyüklüğü rakamlara sığışmayan şu muhteşem sema âlemlerini temaşa edecek nuranî varlıkların bulunmasını İlâhî hikmet iktiza etmiştir. 

Biz yıldızların büyük çoğunluğunu çıplak gözle göremiyoruz. Astronomi bilginlerinin kısa süreli bakışları da bu işe kâfi gelmez. Görebildiğimiz yıldızları da küçük birer lamba gibi uzaktan uzağa seyrediyoruz. Bu kadar noksan bir nazar, o muhteşem eserleri temaşa ve tefekkür etmeye kâfi gelmediği gibi, hayretimiz de o nispette küçük ve sönük kalır. 

“Çünkü hüsn-ü zînet, âşıkların celbi içindir.”

Bizim bu yetersiz tefekkürümüzün sema âlemindeki o harika güzellikleri seyir ve hayret etmeye yetmediği için, o güzelliklerin âşıkları olan melekler yaratılmıştır. Onlar bu ulvî görevi hakkıyla yerine getirirler.

“Yemek ve taam da aç olanlara yapılır.”

Melekler, bu güzel eserleri aşk ile seyrettikleri gibi, onları tefekkür etmekle de manevi açlıklarını giderirler. O nurani varlıkların gıdaları tesbih, hayret ve tefekkürdür.

Kâinat maddi olarak insan için çok geniş ve büyük bir mekândır. İnsan kâinat içinde âdeta bir zerre mesabesindedir. Halbuki kâinatın çok mekân ve tabakalarını Allah gayet mükemmel bir derecede süsleyip hikmetli bir şekilde tanzim etmiştir. Süslemek ve hikmetli tanzim etmek fiilleri ise, takdir ve tahsin edici nazarları ister ve gerektirir. İnsan ise bu takdir ve tahsin etme işinde yetersiz kalıyor. Bu yüzden Allah kâinatın o geniş ve mükemmel âlem ve tabakalarını şuur sahibi sakinlerle donatmıştır.

Yani kâinatın her karışı için orayı seyredip Allah’ın sanat ve güzelliklerini övüp ibadet edecek mahluklarla doldurmuştur. Dünya gibi semavata nispeten harabe bir yerde her taraf hayat ve şuur ile donatılsın, ama dünyaya nispeten saraylar gibi güzel ve parlak olan semada şuur sahibi varlıklar olmasın, bu Allah’ın hikmetine zıt bir durum olurdu. Bu yüzden Allah kâinatın her yerini takdir ve tahsin edici mahlukları ile doldurmuştur ki bu mahlukların şeriattaki adı "melek ve ruhaniler"dir. İşte bu pasajda anlatılmak istenen ana tema budur.

Maahaza, ins ve cin o vazifeyi ifâya kâfi değillerdir. Ancak, gayr-ı mahdut, oraya münasip melâike ve ruhânîler o vazifeyi ifâ edebilir.” Mesnevi-i Nuriye

Nasıl insan dünya sergisinde sergilenen İlahi sanatları tefekkür edip iman ve ibadet etmekle mükellef ise aynı şekilde dünyamızdan trilyonlarca kat daha büyük daha görkemli daha zinetli daha sanatlı olan sema dairesinin de kendine uygun ve şartlarına münasip tefekkür ile vazifeli sakinlere ihtiyaç var ve iman ve ibadet edicilerinin olması gerekir.

Sema dairesi çok geniş ve azametli olduğu için insan ve cinlerin nazarı bu daireyi hakkı ile tefekkür ve tahsin etmeye yeterli değildir. Bu sebeple Allah sema dairesini hem boş bırakmamak hem de orada ki sanatlarını takdir ve tahsin edecek melek ve ruhaniler ile doldurmuştur. Kainat o kadar geniş ki insanoğlu burnunun dibinde ki Mars gezegenine gitmekte zorlanıyor.

Melek ve ruhanilerin vazifesi sema dairesini tefekkür edip orada ki İlahi sanatları iman ile takdir, tahsin, takdis, tespih, tekbir ve tahmid etmektir.

Ruhaniler konusunda şu hususun öncelikle ifade edilmesi gerekiyor: Bütün melekler ruhani varlıklardır, ama bütün ruhaniler melek değildirler. Mesela cinler de vefat eden insanların ruhları da ruhani grubuna girerler, ama melek değildirler.

Üstad hazretleri “... madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ mânalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halkeder..” buyurmakta ve bunlara örnek olarak “ışığı, karanlığı, esir maddesini, manaları, havayı ve kelimeleri” vermektedir. Topraktan insan, sudan balık yaratan Allah, elbette bu seyyal maddelerden de hayat ve şuur sahibi varlıklar yaratabilir ki meleklerin dışındaki ruhani varlıklar bunlar olabilirler.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale.