Mİ’RACIN HAKİKATİ


“Zât-ı Ahmediye’nin (a.s.m.) meratib-i kemâlâtta seyr ü sülûkundan ibarettir.”(1)

Üstat Bediüzzaman Hazretleri mir’acın hakikati için; “Zât-ı Ahmediye’nin (a.s.m.) meratib-i kemâlâtta seyr ü sülûkundan ibarettir.” buyuruyor.

Her şeyin bir mahiyeti, sûreti ve hakikatı vardır. Mesela, bir meyveyi göstererek “Bu nedir?” diye sorduğumuzda alacağımız cevap onun mahiyetidir. O meyve mesela bir elma ise elma olmak onun mahiyetidir. Sûreti de bildiğimiz şeklidir. Hakikati ise bize rızık olmakla Rezzâk ismine ayna olmasıdır. Yani o meyvenin hakikati Rezzâk ismine dayanır.

Mi’rac hâdisesinin de sûreti, mescid-i Haramdan Mescid-i Aksa’ya, oradan da ulvî âlemlere seyahat etmektir. O ulvî âlemlerdeki farklı esmâ tecellilerini ve Rububiyet icraatlarını temaşa ve tefekkür etmesiyle Allah Resûlünün (asm.)  hem imanı, marifeti ve  muhabbeti çok daha inkişaf etmiş, hem de bu inkişaf ile o mübarek ruhu, İlâhî isimlere daha kâmil manada ayna olmuştur. İşte mi’racın hakikatı onun bu mukaddes yolculukla mazhar olduğu akıl almaz derecede yüksek “ kemâl, cemâl ve ihsan” tecellileridir.

Peygamber Efendimiz (asm.) mi’ractan önce, kâinatın ancak belli bir kısmını müşahede ve tefekkür ediyordu. Bu mukaddes yolculukla bütün kâinat tabakalarına nazır oldu, onları gördü, tefekkür ve hayret etti. Yerde iken Allah’ın Malik ismini sadece etrafında gördüğü eşya nisbetinde bildiği halde, mi’racda bütün semâ tabakalarını görmekle Mâlik ismine olan imanı çekirdek iken muhteşem bir ağaç haline geldi. Keza, Allah’ın Hâfiz ismini yerde iken de bütün çekirdeklerde, tohumlarda, yumurtalarda ve hafızalarda ilmen düşünüyor ve tefekkür ve hayret ile karşılıyordu. Ama levh-i mahfuzu gördüğünde bu isme olan marifeti de yine çekirdek halinden muazzam bir ağaç haline geldi.  Bu umumî temaşa ve tefekkür sonunda kendisi de çok terakki ederek; “bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi' ve hem bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye” en kâmil manasıyla mazhar oldu.

Peygamber Efendimiz (asm.) mi’rac öncesinde de çekirdekleri terbiye ederek ağaçlar haline getiren, yumurtaları terbiye ederek uçan canlılar haline terakki ettiren, nutfelerden hayvanlar yaratan, insan nutfesinden kâinatın en mükemmel meyvesini çıkaran Cenâb-ı Hakk’ın rububiyetini hayretle temaşa ediyordu. Mi’rac ile “Saltanat-ı rububiyetin” o ulvî âlemlerin dairelerindeki “tedbir ve icadını” görmekle hayret ve istihsanı, tekbir ve tahmidi akıl almaz derecede yükseldi.

Dersin devamında şu ifadelere yer verilir:

"O abdi, hem bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi', hem bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar, hem bütün tabakat-ı kâinata nazır ve saltanat-ı Rububiyetin dellâlı ve marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinatın keşşafı yapmak için..."(2)      

Bu ifadelerde mi’racın hakikati üç ana maddede toplanmış oluyor:

- O abdi, “bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi'” kılmak.

Semâ tabakalarındaki seyahat, yepyeni âlemleri görmek, cennet ve cehennemi bizzât müşahede etmek ve sonunda rü’yete mazhar olmak ayrı birer kemâldirler.

- Bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar etmek.

Mi’rac öncesi şahit olmadığı birçok esmâ tecellilerine bu seyahat ile vakıf olmuş, bu tecelliler, O’nun ruh aynısında ayrı güzellikler ve kemâller olarak tezahür etmiştir.

- Bütün tabakat-ı kâinata nazır kılmak.

Mi’rac öncesi sadece yeryüzünün bir bölgesine nazır olan o müstesna ruh, mi’rac ile kâinatın bütün tabakalarında gezdirilmiş, marifet, muhabbet, hayret, tesbih ve tekbir gibi kudsî manalar onun o pâk ruhunda olanca haşmetiyle makes bulmuştur.

Bu terakki ve tekâmül yolculuğuyla O mahsus Abd (asm.); “saltanat-ı Rububiyetin dellâlı ve marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinatın keşşafı” olma vazifesini en ileri derecede ifa etme kemâline ermiştir.

Üstad Hazretleri, "Hem İsm-i Âzama mazhar olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir."(3) buyururlar.

Bu akıl almaz kemâlde mi’racın büyük hissesi olduğunda şüphe yoktur.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz.
(2) bk. age.
(3) bk. age., Yirmi Dördüncü Söz.