İnsanın kendini "Nur Talebesi" olarak görmesi uygun mu? O yüksek makamda olduğunu hissetmek, nefis açısından nasıl düşünülmeli?


İnsanın kendini Risale-i Nur'a ait hissetmesi, Risale-i Nur'u kendi telifiymiş gibi sahiplenmesi, Risale-i Nur'a hizmet etmeyi hayatının en büyük gaye ve amacı olarak görmesi, müspet ve güzel duygulardır. İnsanın kendisini Risale-i Nur talebesi olarak hissetmesi de bu kapsamda değerlendirilebilir.

Lakin Risale-i Nur talebeliğini bir manevi makam, bir manevi rütbe olarak görüp öyle hissedersek, o zaman bu gurur ve kibir kapsamına gireceği için doğru olmaz.

İnsan kendi duygularının kökenini az çok bilir. Yani Risale-i Nur talebeliğini bir makam ve rütbe olarak görüp, kendini kibirle yüksek bir makamda hissetmesi ile aidiyet duygusu ile "Ben Nur talebesiyim." şeklinde hissetmesi arasında farkı anlar ve ona göre bir tavır geliştirir.

Nefsin terbiyesi sadedinde, kendini değil kendini Nur talebesi olarak görmeyi, belki insanların en kötüsü en hakiri en aşağısı olarak görmek gerekir. Söz konusu nefis olunca Üstadımız kendini daima eksik, kusurlu ve hasta olarak görüyor ve nefse öyle muamele ediyor, ta ki nefis ıslah olsun.

Üstadımız vazifenin gayet yüksek, ama nefsin gayet süfli olduğunu şöyle ilan ediyor: "Nefis cümleden süfli vazife cümleden a'la." Buradan da anlıyoruz ki, bir Nur talebesi yaptığı vazifenin yani, iman ve Kur’an hizmetinin her şeyden üstün ve yüksektir. Lakin bu vazifeyi yapanın benliğinin ve nefsinin, her şeyden daha aşağı ve alçak olarak görmeli, ta nefsi tedip ve islah edebilsin. Çünkü, vazifenin yüksekliği nefsi yükseltmediği gibi, nefsin alçaklığı da vazifenin yüksekliğine zarar vermez.

Ama insan aciz, fakir, zayıf ve ümide muhtaç bir yöne de sahip olduğu için, sırtını bir yere dayamak ister. Aidiyet duygusu ile güvenli bir limana sığınmak ihtiyacı duyar. Böyle bir durumda insanın kendini Nura ait hissetmesi gayet doğal ve sağlıklı bir durumdur.