"Nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir..." Nefsi emmareye makam vermek ne demektir? Neden kalbin hastalığı denilmiyor da maraz-ı ruhî deniliyor?


"İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, 'şirk-i hafî' tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler."(1)

Nefse makam vermek, haksız temellükte bulunmak demektir. Yani kendisinin olmayan bir hasleti kendinden bilmek veya kendine mal etmek demektir.

Mesela, cömertlik güzel bir haslettir ve Allah’ın bir ihsanıdır. Kul bunu kendine mal ederek o hasleti nefsine veriyorsa “Beni cömert kılan benim şahsi kemalatımdır” demiş olur. Allah’a hamdetmek yerine kendi nefsini medih yoluna girer. Hâlbuki insan her şeyiyle Allah’ın mülkü ve memluküdür. Şöhret ve nam gibi tehlikeli afetler de bu nefse makam vermeye yardım eden unsurlardır.

İnsanlar şiddetli bir şekilde bir kişiye sevgi ve teveccüh gösterse, ona haddinden fazla makam isnat etseler, o kişi zamanla o isnatlara sahip çıkmaya ve kendini öyle görmeye başlar. Hatta öyle olmasa bile, öyle görünmek için riya ve gösterişe dalar. Bu şekilde hareket etmek de bir cihetle nefsi şımartır ve önüne geçilmez bir hale sokar. Nefis bütünü ile çizgiden çıkarak, sahibini ateşe ve isyana sürükler.

“Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O bela ve musibete düşersen اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ   de, o belâdan kurtul...” (Mesnevi-i Nuriye)

“Şüphesiz biz Allah içiniz ( Allah’a aidiz) ve muhakkak O’na rücu edeceğiz.”  (Bakara Suresi, 156 )

“Hepimiz Allah’ın kullarıyız. O’na ibadet etmek ve rızasını kazanmak için bu dünyaya gönderilmişiz. Ve sonunda yine O’na rücu edecek, O’na döneceğiz.”

Bu âyet-i kerîme riya ve şöhret hastalığının en müessir ilacıdır.

İnsanların kendisinden söz etmelerini, onu beğenmelerini ve alkışlamalarını hayatına gaye edinmiş bir insan, bu dünyaya Allah için gönderildiğini unutmuş, insanlara beğenilmek için gönderildiği zannına veya vehmine kapılmıştır. Akıl, bunun böyle olmadığını çok iyi bilir. Çünkü o alkışlarına can attığımız insanlar dün yoktular, yarın yine bu dünyadan göçüp kaybolacaklar. Onların takdirleri, beğenmeleri sadece bu kısa dünya hayatında, bazı hisleri tatmin edebilir, ama ölüm ötesinde hiçbir işe yaramaz.

Kabristanlar bize bu dersi en mükemmel şekilde verirler. Bir kabristanda yatan bütün kişileri tanıyan birisi,  bize onlardan birini göstererek “Şu adam var ya, hayatta iken şunların alkışlarına can atardı. Onlar da bunu çok severlerdi, ama şimdi her biri kendi hesabını vermekle meşgul, birbirlerine bakacak halleri yok” dese, riyaya âşık olan nefsimize büyük bir ders vermiş olur.

İnsan hissine mağlup olmayıp böyle düşünse şöhret hastalığından rahatça kurtulacaktır: Benim cebimde on lira olsa, ama çevremdeki bütün insanlar benim bin liram olduğunu sansalar, onların bu yanlış bilgileriyle benim param artar mı? Hayır.

Aksini düşünelim: Cebimde bin lira var, ama herkes benim on liram olduğunu sanıyor. Onların bu zannıyla benim param azalır mı? Yine hayır.

İşte insanların zanlarıyla bizim maddî servetimizde bir artma ve azalma olmadığı gibi, manevî hayatımızda da bir değişme olmuyor. Biz neysek oyuz. İmanımız ne ölçüde kemale ermişse, salih amel ve takvadan hissemiz ne kadarsa bizim Hak katındaki değerimiz de o kadardır. Başkaların bizi şöyle veya böyle bilmeleri sonucu değiştirmez.

Ve biz, Rabbimize gerçek değerimizle rücu edeceğiz, başkalarının bildiğiyle değil. Âyetin açıkça ders verdiği gibi, insan bu dünyaya Allah için gönderilmiştir, diğer insanlar için değil. Ve ölüm hadisesiyle yine Allah’a rücu edecektir, diğer insanlar gibi.

Sorunun ikinci kısmına gelince;

İnsan mahiyetinin aslı ve esası ruhtur. Ruh bütün hasse ve duyguların efendisi ve hayat kaynağıdır. Ruh basittir, yani terkip değildir;  bölünmez, parçalanmaz, eskimez, pörsümez, ölmez, dağılmaz, yaşlanmaz.

Hayat ve şuur ruhun bir hassesi ve vasfıdır. Beden olmasa da ruhun hayatı ve şuuru devam eder. Yani insan ruhu hem görür, hem işitir, hem konuşur, hem düşünür, hem hisseder hem hatırlar, hem lezzet ve elemi hisseder, hem sever ve nefret eder. Bu yüzden, maraz-i kalbi yerine maraz-i ruhî demekte bir mahzur yoktur.

Mesela, "Gözüm yollarda kaldı" ifadesinde, ruh zımni olarak vardır. Zira gören ruhtur. Aynı şekilde kalbin bir marazında ya da elem ve sevincinde ruhun da zımni bir hissesi var demektir. Zira ruh bütün manevî duygu ve cihazların esası ve temelidir.

Ruh, göz ile görür, kulak ile işitir, akıl ile düşünür, kalp ile iman eder ve sever.

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a.