Nur talebeliği asfiya mesleği midir? Bununla ne kast ediliyor, açıklar mısınız?


Asfiya: Sâfiyet, takvâ ve kemâlât sâhibi ve Hz. Peygamber (asv)'e vâris olup, onun meslek ve gayelerini ihyaya ve tatbike çalışan muhakkik zatlara verilen özel bir tabirdir.

Risale-i Nur'da hususiyetleri ve tasavvuftan farkı şöylece zikrediliyor:

"Derece-i şuhud derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani : Yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihatasız keşfiyatı, Verâset-i Nübüvvet ehli olan Asfiya ve Muhakkikinin şuhuda değil, Kur'ana ve vahye, gaybi; fakat sâfi, ihatalı, doğru hakaik-i imaniyelerine dâir ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşâhedâtın mizanı: Kitab ve sünnettir. Ve mehenkleri Kitap ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve Asfiya-i muhakkikinin kavanin-i hadsiyeleridir."(1)

Risale-i Nur, meslek ve meşrep olarak tarikat ve tasavvuf değildir. Nur mesleği tarikat berzahına girmeden hakikatleri doğrudan Kur’an’dan alan ve bu hususta sahabelerin mesleğini ölçü tutan  bir cemaat hareketidir. Yani Risale-i Nur dairesinde tasavvufta olduğu gibi riyazet, çile, uzlet, erbain gibi terbiye metotları yoktur. Nur talebeleri direkt sünnet yolu ile ıslahı nefis eder. Nur talebelerinin bütün amacı tahkiki imanı elde edip, farzları yapıp günahlardan kaçınmak ve sünnete ittiba etmektir, denilebilir. Bunun dışında harici ve özel bir terbiye metodu yoktur, ayn-ı şeriattır.

Tarikatta ise riyazet, çile, rabıta, şeyhte fena bulmak, seyri süluk  gibi araç ve vasıtalarla nefsi terbiye ve tezkiye etmek ve ondan sonra hakikatleri elde etmek esastır. Bu yol hem uzundur, hem meşakkatlidir, hem de herkes bu yolda gidemez. Bu zamanın insanı için bu yolda gitmek elverişli değildir, başarmak çok zordur. Ama gidebilen için gayet güzel ve şirin bir manevi seyahattir. Zor ve elverişli değildir derken, bu zamanın insanlarının bu yola müsait olmamasını kast ediyoruz. Yoksa tasavvuf ve tarikat yolunun -haşa- hata ve yanlış olduğuna dair bir fikir ya da düşüncemiz kesinlikle yoktur ve olamaz da. Her asrın kendine has şartlar vardır. Bu şartlar mucibince de hizmet tarzları değişir.

Üstad Hazretleri  bu iki mesleğin farkını şu temsil ile akla yaklaştırır:

"Sahâbelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve her şeyden daha ziyade yakındır; biz ise Ondan nihayetsiz uzağız."

 "Onun kurbiyetini kazanmak iki suretle olur: Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle Sahâbeler o sırra mazhardırlar."

"İkinci suret: Bu'diyetimiz noktasında kat-ı merâtip edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-u velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor."

"İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaip harikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez."

"Meselâ, nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var: Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile, fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi, bir sene kat-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor; onu bırakıp gidiyor."

"Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki suretledir: Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtipten seyr ü sülûk suretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendan fenâ-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler; yine Sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü Sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden, nefsin mahiyetindeki cihâzât-ı kesire ile, ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyade mazhardırlar. Fenâ-i nefisten sonra ubudiyet-i evliya besâtet peydâ eder."(2)

Risale-i Nurlar, hem ilim hem de velayet noktasında talebesini derece ve kabiliyetine göre asfiya ve evliya yapabilir. 

Dipnotlar:

(1) bk  Mektubat, On Sekizinci Mektup

(2) bk. Sözler,  Yirmi Yedinci Söz'ün Zeyli