Üstad'ın Kürt olduğu halde devamlı Türkleri övdüğünü söyleyenler vardır. Bunlara Türkleri değil de İslam'ı övücü sözleri olduğunu nasıl anlatırız? Risale-i Nurlarda Irkçılık nasıl işlenmiştir?


Risale-i Nurların bütün eczaları Üstad Hazretlerinin herhangi bir kavmin milliyetçisi olmadığını zahir ve sarih bir şekilde ispat eder. Hususen milliyetçilikle alakalı bahisler, onun bu husustaki ne düşüncesini kat’î bir şekilde beyan ediyor. O noktalar izah edilip nazara verilirse mesele anlaşılır kanaatindeyiz. 

Risale-i Nur'un umumuna bakıldığında, bu zamanda dinsizlik fikrinden sonra, en tehlikeli ve en muzır fikrin menfi milliyetçilik yani ırkçılık olduğu çok rahatlıkla anlaşılır. Üstad Hazretlerinin en sert ifadelerle beyan ettiği ve asla müsamaha göstermediği husus, inkâr-ı ulûhiyet ve ırkçılıktır. Dinimizde ırkçılık haramdır. Samimi bir Müslüman asla ve kat’a ırkçılık yapamaz, şayet yapıyorsa, samimiyetinde şüphe vardır. İslam ile ırkçılık aynı kalpte olamaz.

Üstad Hazretleri en büyük gayesi İttihad-ı İslam’dır; Müslümanların bir çatı altında toplanmalarıdır. Müslümanları bölmek isteyen şer güçlerin sinsi oyunlarını çok iyi bilen Bediüzzaman Hazretleri, milletin bu oyunlara alet olmaması ve İttihad-ı İslam’ın tesisi için, bir taraftan eserlerinde imana ait şüphe ve vesveseleri izale edici kesin delil ve burhanlar serdederken, diğer taraftan da millet ve memleketin birlik ve beraberliğini, uhuvvet ve muhabbetini perçinleyici kuvvetli ve mukni dersler vermiş; fikirlerini her vesileyle dile getirmiş, idarecileri bir din âlimi olarak uyarmıştır. 

“İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, uhuvvette saadet vardır buyuran Bediüzzaman Hazretlerinin, İslam âleminin birlik ve beraberliği hakkındaki şu tespiti de çok manidardır.

 “Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslamiye içinde, fikr-i millîyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez.” (Mektubat)

Bediüzzaman Hazretleri, İslâmiyet’in mânâ, şümul ve müessiriyet açısından kâfi olduğunu; bu râbıtaların kavmiyetçilikteki râbıtalardan çok daha râsih, metin, samimî, hasbî ve daimî olduğunu fiilen sergilemiş ve bu konudaki kanaatini şöyle dile getirir:

“...İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet var; âlem-i Beka’da ve âlem-i Berzah’ta o uhuvvet bâkî kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye, ne kadar da kâvî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa, onu onun yerine ikame etmek; aynı kal’anın taşlarını, kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakâne bir cinayettir.”

“Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın!...” (Mektubat)

(O zamanki Müslümanların sayısı üç yüz milyon idi. Şu anda bu rakam iki milyara yaklaşmıştır.)

Üstad Hazretleri, saf ırk felsefesinin tamamen hayalî ve vehmî olduğunu ve millî birliği unsuriyetin değil, “dil, din ve vatan münasebeti”nin temin edeceğini müdafaa eder:

“Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakiki unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî  unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyet-perverlerin reislerinden ve dîne karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din, bir ise; millet birdir.” Madem öyledir. Hakikî unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münâsebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dâiresine dahildir...” (Mektubat)

İttihad-ı İslam; İslam esaslarını ve İslam milliyetini esas alıp, menfi millîyetçilikten uzak durmak, dinî esaslarda ittifak edip, teferruatta münakaşa etmemek ve ihtilaf konusu olan meseleleri meşveretle izale etmektir.  Üstadımız İttihad-ı İslam’ı şöyle tarif eder:

“Bu ittihadın cihetü’l-vahdeti ve irtibatı, Tevhid-i İlâhîdir; peyman ve yemini, imandır. Müntesibleri, kalûbelâdan dâhil olan umum mü'minlerdir; defter-i esmâları da Levh-i Mahfuzdur; bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslamiyedir; günlük gazeteleri de İ'lâ-yı Kelimetullahı hedef-i maksad eden umum dinî gazetelerdir. Kulüb ve encümenleri, cami ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir, merkezi de Haremeyn-i Şerifeyndir. Böyle cemiyetin reisi Fahr-i Âlemdir (A.S.M.) ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede, yâni ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahâllûk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihadın nizamnamesi, Sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evâmir ve nevahi-i şer'iyedir ve kılıçları da berâhin-i katıadır. Zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir, icbar ile değildir! Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları da, İ'lâ-yı Kelimetullahtır. Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir, yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulûlemirlerimiz düşünsünler. Şimdiki maksadımız o silsile-i nûraniyeyi ihtizaza getirmekle herkesi bir şevk-i hâhiş-i vicdaniye ile tarîk-i terakkide kâbe-i kemalâta sevketmektir. Zira, İ'lâ-yı Kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir!” İşte ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim..

Elhâsıl, Sultan Selim'e biat etmişim, onun ittihad-ı İslamdaki fikrini kabul ettim. Zira o, vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Şarklılar, o zamandaki Şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve İttihad-ı İslamı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki demiş:

İhtilâf ü tefrika endişesi,

Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni;

İttihadken savlet-i a’dayı def'e çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağidar eyler beni...” (Tarihçe-i Hayat)

Şimdiki zamanın ve zeminin böyle bir duruma müsait olmadığı, tek otorite ve tek devlet altında toplanmasının zor olduğu da bir hakikattir. Ama İslam birliğinin teessüsüne dair başka yollar da vardır.  Müslüman ülkeler ortak bir çatı altında birleşip, siyasî ve iktisadî bir güç haline gelebilirler ki, bu zamanda da İttihad-ı İslam ancak bu tarz ile olabilir. Eskide olduğu gibi ordu ve silah kuvveti ile bütün İslam âlemini bir çatı altında toplamak pek mümkün görünmüyor.

İslam coğrafyasındaki kavimler iki çeşittir. Birisi köklü ve kesretli olan büyük kavimler, diğeri ise bunlarla et ve tırnak gibi olan küçük ve ekalliyetteki kavimlerdir. Büyük kavimler ekseriyetle Araplar, Türkler, Farisîlerdir. Küçük kavimler ise, yüzlerle ifade edilebilir. Zaten tarih boyunca hilafet de bu büyük kavimlerin elinde, diğer kavimlerin yardımı ve kardeşliği ile sürdürülmüştür. Bu yüzden etle tırnak haline gelen büyük kavimlerle küçük kavimlerin ayrışması hem mümkün değil, hem akıl kârı da değildir.

Dünyanın neresinde bir Müslüman varsa kardeşimizdir. Dili ve ırkı ne olursa olsun onu sevmemiz dinimizin emridir. Çünkü onlarla dinî rabıtamız vardır. Aynı vatanda yaşayan Müslümanların vatan rabıtasından dolayı da birbirlerini, ayrıca sevmeleri lazımdır. Öyle ise aynı vatanda yaşayan, asırlarca cihad arkadaşlığı yapan, bu vatanı beraber kurtaran ve birbirlerinden kız alıp vermek suretiyle aralarında akrabalık bağı oluşan, âdeta et ile kemik mesabesine gelen Türk’ler ile Kürt’lerin birbirlerini daha ziyade sevmeleri aklın ve vicdanın lazımıdır. Bu iki milletin birbirinden ayrılması mümkün ve vaki değildir. Bin yıl iç içe yaşamış ve akrabalıklar kurmuş bu iki milletin tefriki felakettir. Hem Kürtlerin mühim bir kısmı batıya göç etmiştir. Bu iki milletin birbirinden ayrılması coğrafi olarak hem nüfus olarak hem iktisadî olarak hem kardeşlik bağları olarak hem de İslam açısından mümkün değildir. Üstad Hazretleri bu fikri asla ve kat’a kabul etmiyor. Boş bir hayalin peşine düşüp insanların ekserisini huzursuz etmenin ve sıkıntıya atmanın insanî ve imanî hiçbir hakikati yoktur. Dinsizliğe bulaşmış birkaç şovenist ve kafatasçı budalanın ardına düşüp hem dünyayı hem ahiret hayatını tehlikeye atmak akıl kârı değildir.

Kürt asıllı Şerif Paşa ile Ermeni Reisi Boğus Nevbar arasında yapılan bir anlaşmayla Kürtlerin Osmanlılardan ayrılması istenmekte idi. Bunun üzerine salabet-i diniyyeyi ve celadet-i İslamiyeyi bihakkın temsil eden ve hikmet-i islamiye âzası olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle demişti:

“Kürtler İslam cemiyetinden ayrılmaya asla tahammül etmezler. Bunun aksini iddia edenlerin Kürtlük namına söz söylemeye selahiyetleri olmayan ve İslam dininin hakkaniyetini anlamayan beş on kişiden ibarettir. Ermenilerin maksadı Kürtleri kendi emellerine alet etmekten başka bir şey değildir. Kürtlük davası pek mânasız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Kürtler Müslüman’dır. Hem de salabet-i diniyyeye taassub derecesinde isal eden hakiki Müslümanlardır.  Kur’an, Uhuvvet-i İslamiyeye münafi olan kavmiyet davasını men etmiştir.”  (Sebil’ür-Reşat mecmuası 18. Cilt sayfa 218)

Bediüzzaman Hazretleri 1910’larda Osmanlı Devleti'ne karşı isyan etmek isteyen bazı Kürt aşiret reislerine hitaben şöyle diyordu:

“Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık etmeyeceğiz ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi evlâd böyle olur... İttifakta kuvvet var, ittihâdda hayat var, uhuvvette saadet var, hükümete itaatte selâmet var. İttihâdın sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir.” (Asar-ı Bediyye)

Nitekim uhuvvet-i İslâmiyenin ehemmiyetini anlayan, vatanperver ve hamiyetli Kürt aşiretleri, bu anlaşmayı protesto etmek maksadıyla meclise telgraf çekmişledir.

Üstad Hazretlerinin Türk milleti hakkındaki sitayişkârane ifadeleri İslam’a olan hizmetlerinden dolayıdır. Üstad Hazretlerinin kavmiyetçilikle bir alâkasının olmadığını birkaç maddede şöyle özetleyebiliriz.

Birincisi, Üstad Hazretleri neseben seyyid ve şeriftir. Yani nesebi Hazret-i Peygamber (asm)'in soyuna dayanıyor.  Hâl böyle olunca Üstad Hazretlerinin Türk milleti hakkındaki değerlendirmeleri samimi ve tarafsızdır. Şayet Üstad Hazretleri Türk milletinden olsa idi, bu ifadelerine şüphe ile bakılabilirdi az da olsa bir haklılık payı olabilirdi, ama onun farklı soya mensup olması bu iddianın asılsız olduğunu gösteriyor.

İkincisi, Türkler İslam’a bin yıl hizmet etmiş, bayraktarlığını yapmış ve cihanın her tarafına onun nurunu yaymışlardır. Türkler bu küllî ve azim hizmetlerinden dolayı Peygamber Efendimiz (asm)'in senasına da mazhar olmuşlardır. Böyle bir kavmi sırf dine hizmetlerinden dolayı takdir ve sena etmek ırkçılık değil, hakşinaslıktır. Üstelik sena sadece Üstad Hazretlerine ait değil, Peygamber Efendimiz (asm)'e hatta ayetlere ait bir hususiyettir.

Nitekim şu ayet bu mânada te’vil edilmiştir: 

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki, dilediğine verir. Allah vâsi ve alîmdir (ihsanı boldur, her şeyi hakkıyla bilir)."(Maide, 5/54)

İslâm tarihinin başlangıcında üçü Hz. Peygamber (asm)’ın vefatından önce olmak üzere on bir toplu irtidad vak’ası olmuştur. Geriye kalanı Hz. Ebû Bekir (ra.) devrinde yer almıştır.

Allah’ın dinine sahip çıkacak kavim mefhumu da çok geniştir. Çeşitli zaman ve mekânlarda İslâm tarihi boyunca, bu evsafta kavimler Allah’ın lütfu ile eksik olmamıştır. Bu ayete masadak olan kavimlerden ikisi de Osmanlı ve Selçuklulardır.

Tarihin sayfalarına göz gezdirilince bu iki hanedanın askeri, idarî, içtimaî, siyasî, hukukî ve kültürel bakımdan birbirlerine benzer birçok cihetlerinin olduğunu görülür. Kader-i İlahînin sevki ve fıtrî bir gelişmenin neticesi olarak bu iki hanedanın devlet hâline gelmesi son derece sağlam temeller üzerine bina edilmiştir. Zira bu iki devletin temeli, Mevlana, Yunus Emre, Ahmet Yesevi, Şeyh Edebali, Dursun Fakih, Hızır Çelebi, Molla Gürani, Akşemsettin, Kemal Paşazade ve Zenbilli Ali Efendi gibi nice manevî sultanların rehberliğinde aşk ile iman, insaf ile adalet ve akıl ile mantık esasları üzerine bina edilmiş; yine bu manevî rehberlerin pişdarlığında mantıklı, sağlam ve intizamlı bir şekilde yürütülmüştür.

Evet, bir devleti devlet yapan, onun temelini ve esasını teşkil eden, medeniyetin zirvesine çıkaran,  sadece, askerî ve siyasî kudreti değildir.

Samiha Ayverdi Hanımefendi “Türk Tarihi’nde Osmanlı Asırları” adlı eserinde  için şöyle der: “Tarihin tayin ettiği zaman içinde vazifelenmesini istediği bu  faziletli soy, mazi mirasının çekirdek hâlindeki kuvvetlerini asil bir terkip olarak cihanın  karşısına çıkarmak için her şeyden evvel tahtının bir yanına Dursun Fakih gibi bir şeriat temsilcisini, diğer tarafına da Şeyh Edebâli gibi bir mürebbî ve mürşidi almış ve  bu iki müşavir kuvvet ortasında fütuhat göklerine kanat açmaya başlamıştır.”

Selçuklu ve Osmanlıların dalga dalga her tarafa yayılmış ilim ve irfan abidesi olan birçok camiler, köprüler, kervansaraylar, maddî ve manevî terakkiye vesile olan ve ilmin ışığını tüm dünyaya saçan medreseler milletin hizmetinde olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bütün bunların izini ve nişanını tarih sahnesinden silip atmak mümkün değildir.  

Üstad Hazretleri bu hakikati şu şekilde tasvir ediyor:

İşte, ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyete kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. Tâ  فَسَوْفَ يَاْتِى اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِى سَبِيلِ اللهِ  âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız."(1)

"Salisen: Dinar'ın Baraklı imamı Süleyman'ın ehemmiyetli mektubuna karşı yazınız ki: Türkler hakkında senâ-i Peygamberî muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş; hadis var. Fakat bu hadisin hakikî sureti ne olduğunu, yanımda kütüb-ü hadisiye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat mânâsı hakikat ve Türk milletinin senâ-i Peygamberîye mazhar olduğu hakikattir. Bir nümunesi Sultan Fâtih hakkındaki hadistir."(2)

Üçüncüsü, Üstad Hazretlerinin eserleri dikkatlice incelenirse zerre kadar menfi milliyetçiliğe müsamaha ve geçit vermediği çok bariz bir şekilde görülür. Sadece belli cümleleri cımbızla çekip nazara vermek, konu bütünlüğünü nazar-ı itibara almadan hükme varmak insaf ve muhakeme ile bağdaşmaz. Risale-i Nurların birçok yerinde ırkçılık ve menfi milliyetçilik lanetlenirken, Üstad Hazretlerine ırkçılık yapıyor demek, insafsızlık ve zulümdür.

Son olarak Üstad Hazretlerinin şu harika ifadelerini dikkatlere sunalım:

"Efendiler,

"Ben herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan'da dünyaya geldim. Fakat bu Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sadık ve en halis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek ve hizmet-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezası olduğundan, bana Kürt diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmert bin Türk gençlerini işhad edebilirim."(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat,  Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas.

 (2) bk. Emirdağ Lâhikası-II, (33. Mektup).

(3) bk. Tarihçe-i Hayat, Eskişehir Hayatı.